Yrd. Doç. Dr. Kerim Kara

Kişisel İnternet Sitesi

Fameder divx film izle porno sex porno izle porno izle

'Mesnevî’de Kalp Gönül' kategorisi altında yayınlanan yazılar

Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde Kalp – Gönül (Sonuç)

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 21 Ocak 2009 | 1 Yorum yapılmış

Sâdece yaşadığı toplumu ve çağı derinden etkilemekle kalmayıp etkisini günümüzde de artarak devam ettiren, duygulu gönülleri kendine hayran bırakan Mevlânâ, insanlığın gördüğü müstesnâ şahsiyetlerden birisidir. İnsanlara şifâ olan fikir ve duygularını aşk ve vecd ile ifâde eden ünlü mutasavvıf Mevlânâ, diğer eserlerinde olduğu gibi Mesnevî’de de aşk ve vecdin kaynayıp coştuğu gönle büyük bir önem vermiştir. Görünüşte orta sınıf halk tabakasına öğretici hikâyeler anlatılması şeklinde kurgulanan Mesnevî, baştan sona İslâm dîninin birinci kaynakları Kur’ân ve hadîslere atıflarla doludur. Mesnevî, Kur’ân ve mübelliği Hz. Muhammed’in (s.a.s.) söz ve fiillerinin –onları gönlüne yerleştirmiş bir ağız tarafından- yeniden dile getirilmesidir.

Yazının devamı »

Şu Dünyâda Yaşayanlar Yüz Renkli Ve Yüz Gönüllüdür

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 20 Ocak 2009 | Yorum yapılmamış

Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde Kalp – Gönül

22. Şu dünyâda yaşayanlar yüz renkli ve yüz gönüllüdür

Mevlânâ’yı ve düşünce sisteminin temellerini iyi kavramak için; onu yetiştiren sosyal şartların bilinmesi gerekir. İçinde yaşadığı toplumun izlerini taşımayan, devrinin sosyal ve kültürel sarsıntılarından nasibini almayan insanların, büyük ve ulvî düşünce sâhibi olmaları oldukça zordur. Mevlânâ da içinde yaşadığı XIII. yüzyılın sosyal ve kültürel ortamının olaylarından oldukça etkilenmiştir. Beş yaşlarında iken babası ile birlikte Belh şehrini terketmek zorunda kalması, peşinden Moğol istilasını yaşaması gibi olaylar Mevlânâ’nın çok erken yaşlarda çok büyük olaylarla duygulanan, içlenen bir gönül sâhibi olmasını sağlamıştır.[1]

Yazının devamı »

Gönülsüz İnfak Makbul Değildir

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 19 Ocak 2009 | Yorum yapılmamış

Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde Kalp – Gönül

21. Gönülsüz infak makbul değildir.

Yardımlaşma insanlar arası ilişkilerde önemli bir yere sâhiptir. Zenginin fakîre yardım etmesi zengin ile fakir arasında bir sevgi ve meveddet oluşmasını sağlar. İnfak zenginlikle kaim bir haslettir. İnsanlara verme, bağışta bulunma denilince zenginler akla gelir. Çünkü vermek için zenginlik gerekir. Ancak burada çok hassas bir konu vardır ki çoğu zengin buna dikkat etmez. Veren kişi Allah’tan geleninin yine O’na gittiğini unutur. Yâni o malı ve zenginliği kendisine Allah vermiştir, mülkün gerçek sâhibi Allah’tır. İnfak eyleminde bir mal bir zengin vâsıtasıyla bir fakire gitmektedir. Bâzı zenginler “ben malımı fakire veriyorum”, “ben ne iyi bir iş yapıyorum”, “ben cömert bir insanım gibi” düşüncelere kapılıp kendinde bir varlık görürler, ya da reklamlarını yapak isterler. Bu durum İslâmî açıdan zararlıdır. Çünkü infak yapan, yaptığı iyilikte kendisini üstün görüp verdiğini kendinden bilirse Hakk’ı unutur, araya gurur ve kibir sokar. Başkalarından takdir beklemek, ya da kendini infak yapmaya mecbur hissetmek sonucunda yapılan iyilikler Hakk’ın beklediği davranışlar değildir. Bu şartlarda kişi görünüşte infak yapsa bile gerçekte Hakk’ın rızâsından uzaklaşır. Hakk’ın rızâsına uymayan infâkın Hak katında bir değeri yoktur. Çünkü rızâsız infak gönülden değildir. Dînî olgunluk, davranışların alışkanlık ve dış baskılar sonucu değil, şuurlu bir istek ve tercih ile ortaya konulmasını gerektirir. Bu durum psikolojik açıdan bir şahsiyet bütünlüğü sağlar.[1]

Yazının devamı »

Gönüle Gelenleri Gizlemek Gerekir

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 18 Ocak 2009 | Yorum yapılmamış

Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde Kalp – Gönül

20. Gönüle gelenleri gizlemek gerekir

Tasavvuf herşeyden önce yaşanan bir “hal”dir; bunun başkalarına aktarılması, nakledilmesi âdetâ imkansızdır. Mistik tecrübe ânında yaşanan ilişki, günlük ilişki çerçevelerinin ötesinde, aşkın bir özellik gösterir. Bundan dolayı onu kelimelere dökmek ve bu hâli yaşamayan kimselere onun hakkında bilgi vermek pek mümkün görünmemektedir.[1] Tasavvufun hal olduğu ifâde edilmekle birlikte bir çok konusu da zaman içersinde yazıya dökülmüştür. İrili ufaklı pek çok eser verilmiştir. Ancak mutasavvıflar “Tasavvufta bâzı konular vardır ki sözle bir yere kadar söylenebilir, daha ötesini söylememek gerekir, o ehlince mâlumdur” görüşünü her zaman korumuşlardır. Yazılanların muhatapların seviyesine uygun olduğu kanâatindedirler. Yazılanların hâricinde kendilerine öyle haller zuhur eder ki söylenmesinde pek çok sakıncalar vardır. Nitekim Hallac söyledi, başını verdi. Zünnûn Mısrî’ye “Kalbini en iyi biçimde koruyan kimdir?” diye sormuşlar, o da “Diline en çok hâkim olan” diye cevap vermiştir.[2] Mevlânâ da gönle gelenlerin tamâmen söylenmeyeceği kanâatindedir. Çünkü gönlün her hâlini söz ile söylemek mümkün değildir. Mevlânâ’da da tasavvufun sözden ziyâde hal olduğu fikri hâkimdir. Söz ile anlatılması mümkün olan durumlar ehline açıklansa da bir an gelir söz biter. Oradan öteye söze mahal yoktur. Yazılamayan hallerin ancak yaşanarak bilinebileceğini ifâde eder. Mutasavvıflar yaşadığı bu halleri zevk ve vecd diye nitelendirirler. Sûfî hakîkati gördüğü zaman onun görüşü özel bir halde özel bir idrâk olayıdır; bu hal insanın normal şuur hâli değildir, idrâki de bizim anladığımız cinsten (duyu organlarıyla) bir idrâk değildir. Vecd denilen hal işte budur.[3]

Yazının devamı »

Gönül Asla Yalan Söylemez

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 17 Ocak 2009 | Yorum yapılmamış

Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde Kalp – Gönül

19. Gönül asla yalan söylemez

Sâlih insanların gönlüne bâzen bir olaydan önce bir endişe bir sıkıntı gelebilir, kötü bir şeyler hissedebilirler. Bunlara vârid denir. Vârid, kulun kasdı olmaksızın kalbe gelen hâtıralar (havâtır, ilham, feyz) dır. Havâtır, bâzen meleğin bâzen de şeytanın ilkası ile (kalbe bir mânâ getirmesi ile) olur. Havâtır kalbe ilka olunmak sûretiyle Hak Teâlâ cihetinden gelirse buna hâtır-ı Hak denir.[1] Mevlânâ sâlih kimsenin o sezişinin Hakk’ın nûruyla olduğu kanâatindedir. Nefsin doğru, kalbin yalan söylemeyeceğinde tasavvuf büyükleri ittifak etmişlerdir. Şeyhlerden birisi şöyle demiştir, “Şüphe etme ki, nefsin sana doğruyu, kalbin yalanı söylemez.”[2] Mevlânâ’ya göre insan-ı kâmilin gönlü bir uyarıcıdır. Nitekim Hz. Yakub’un da diğer oğulları, kardeşleri Hz. Yûsuf’u kendileriyle berâber götürmek istediklerinde gönlüne bir ateş düşmüştü. Bir kötülük sezmişti, gönlünün yanılmadığını da biliyordu. Zîra, gönül sâhibini aldatmaz, hiç yalan söylemez; çünkü onda arş nûrunun parıltısı vardır. İlk önce onlara mâni olmak istediyse de ısrarları karşısında direnmedi ve dediklerini yaptı. Böylelikle Hakk’ın kazâ ve kaderine karşı gelmemiş oldu, Hz. Yûsuf’u onlarla gönderdi. Mevlânâ’da rızâyla mündemiç bir kader anlayışı vardır. Evvelen ve âhiren, her an Hak bir fiilde olduğundan, kulların yaptıklarının gerçek fâili de kendisidir. Şu halde Hak’tan gelene gönül rızâsıyla teslim olmak en güzel davranıştır. Hakk’a bağlı bir gönül kaderin hilâfına gitmez. Hz. Yâkub’un davranışını kendi kader anlayışı çerçevesinde değerlendiren Mevlânâ gönlü şöyle konuşturur; “Mâdem ki Allah’ın takdîri böyle, O böyle olmasını istiyor, varsın olsun!”

Yazının devamı »