Yrd. Doç. Dr. Kerim Kara

Kişisel İnternet Sitesi

Fameder divx film izle porno sex porno izle porno izle

Tasavvufta Seyr-ü Sülûk

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 24 Aralık 2008 | Yorum yapılmamış

Lügatte seyr, ister hayır olsun, ister şer olsun mutlak tarîkat (yol) anlamındadır.[1] Gezmek, yürümek ve gitmek anlamlarını da kapsar.[2] Sülûk de yola girmek, zâhip olmak; bir meslek veya tarîkate girmek demektir.[3] Sûfiyye ıstılâhında “seyr ü sülûk” şeklinde ifâde edilmiştir.[4]

Tasavvufî çevrelerde çeşitli seyr ü sülûk tanımları yapılmıştır. Kimisine göre sülûk, Allah Teâlâ’ya ulaşmaya (vusûl) kabiliyet kazanmak için güzel ahlâk sâhibi olmaya çalışmaktan ibârettir.[5] Kimisi de seyr ü sülûkü, Hakk’a ermek için bir rehberin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan mânevî ve rûhî yolculuk olarak târif etmiştir. [6]

Sâlik yolcu anlamına gelir. Tasavvufta bir tarîkate dâhil olup hidâyet yolunu tâkip eden mânevî yolcu anlamında kullanılmıştır.[7] Gerçek anlamda sâlik, makamlar üzerinde ilmi ve tasavvuru ile değil, hâliyle yolculuk yapar.[8]

Nûreddîn Efendi seyr ü sülûkü nefsin kötü ahlâk zemîmeden (kötü ahlâktan) kurtulup ahlâk-ı hamîde (güzel ahlâk) ile ittisâf eylemek için bir halden bir hâle intikal ve hareketi olarak târif ediyor.[9]

Özet olarak seyr ü sülûk, tasavvuf yolunu benimseyerek bir tarîkate giren kimsenin orada aldığı eğitim gereği mânevî makamlarını tamamlayıncaya kadar geçirdiği safhalara verilen isimdir. Seyrin başlangıcı sülûk, sonu ise vusûldür. [10]

Kulun, seyr ü sülûkte göstereceği kuvvetli azim, bir anlık sabır, nefsin cesur olması ve kalbin sebâtı kendisini kurtuluş ve saâdete götürür. [11]

a. Seyr ü Sülûkte Sâlike Lâzım Olan Hususlar

Karabaş Velî’ye göre tarîkatte seyr ü sülûk etmek isteyen tâlip için farzlar, vâcipler, sünnetler, müstehaplar ve âdap, mekruhlar, ve helâke götüren tehlikeler vardır. Bu sebeple her kim Hakk’ın yoluna kemâliyle sülûk ederse, artık o nefsini şeytanın elinden kurtarmış, dünyâda Rahmân’a vâsıl olmuştur. Bundan sonra onun için havf ve hüzün (korku ve üzüntü) yoktur. Nitekim Allah Teâlâ buyurur “ Dikkat edin, şüphesiz Allâh’ın dostları için korku ve hüzün yoktur.” ( Yûnus, 10 / 62) Eğer tasavvufa giren kişi Hakk’ın yoluna kemâliyle sülûk etmediyse dünyâda ve âhirette hüsranda olur. [12]

b. Sâlike Farz Olan Şeyler

Karabaş Velî namaz kılmak isteyen müslümanların öncelikle yerine getirmeleri gereken altı şarttan hareketle tarîkate girmek isteyen sâlikin de altı şartı yerine getirmesini zorunlu görür.[13] Bu şartlar şunlardır;

1. İstikamet

Sâlike ilk farz olan şey, şerîat üzere istikamet edip aslâ bir zerre bile şerîatten ayrılmamaktır. Düzgün ve doğru hareket etme, istikrarlı tutum anlamlarına gelen istikamet, tasavvufta üzerinde ehemmiyetle durulan konulardan biridir. Tasavvufta istikametin pek çok tanımı yapılmıştır. Bunlardan birisi; “her hususta ifrat ve tefritten kaçınarak sırât-ı müstakîmde yürümek” şeklindedir.[14] İstîkamet, bir taraftan doğru yolda devamlı bir şekilde yürümeyi gerektiren bir yandan da haddi aşmayı engelleyen bir haldir.

İstikamet, toplayıcı ve dînin bütün kurumlarını içine alıcı bir kelimedir. İstikamet, Allah’ın huzûrunda samîmiyetin, ahde vefânın hakîkati üzere durmaktır. İstikamet, sözlerle, fiillerle, hallerle ve niyetlerle ilgilidir. Onlarda istikamet demek, o söz, fiil, hal ve niyetlerin Allah için, Allah’ın yardımıyla ve Allah’ın emrine uygun gerçekleşmesi demektir.[15]

Hucvîrî (465/1072) melâmet konusunu işlerken melâmetin üç şeklinden bahsediyor. Bunlar; istikamet üzere olmak, kasd ve terktir. İstikamet üzere melâmeti şu şekilde anlatıyor; bir kimse bir işi iyi bir şekilde yapar, dînî hükümlere riâyetkâr olur, muâmelelerinde dürüstlükten ayrılmaz. Fakat böyle olduğu için halk onu kınar. Halkın onun hakkındaki tutumu budur amma, o bunlardan hiçbirine aldırmaz, yoluna devam eder.[16]

2-3. Şerîate Tam Bağlılık

Şerîat[17] üzere istikametten doğan iki hal vardır. Biri ilâhî emirleri tutmak ve diğeri nehyedilenlerden kaçmaktır. Nitekim Allah Teâlâ buyurur “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd,11/112) Bu âyeti şu şekilde açıklıyor “Yâni, ey habîbim Muhammed! (s.a.s.) vezâif-i ibâdât üzere emr olunduğun gibice doğru dur.” Bu emir Hz. Peygamber’e (s.a.s.) olduğu gibi bütün mü’minlere de şâmildir.

4. Tevekkül

Sâlike lâzım olan bir başka husus Allah’a tevekkül etmesidir.[18] Tasavvuf târihinde önemli bir yeri olan kavramlardan birisi de tevekküldür.[19] Kur’ân’da mü’minleri tevekküle dâvet eden âyetler vardır, bunlardan bâzıları şunlardır; “Haydi eğer inanıyorsanız Allah’a dayanıp tevekkül edin” (el-Mâide,5/23) “Mü’minler Allah’a dayanıp tevekkül etsinler” (el-Mâide,5/11) “Ölmeyen’e (diriye) tevekkül et ve O’nu överek tesbîh et. Kullarının günahlarını O’nun bilmesi yeter” (el-Furkan,25/58), “O’nu vekil edin” (el- Müzzemmil, 73/9)

İmam Ahmed “Tevekkül, kalbin amelidir” demiştir. Yâni tevekkül, kalbin işidir. Yoksa ne dilin sözü ya da âzâların ameli ile ne de ilim ve idrak kabilinden değildir.[20] Sâlik Allah’a güven duygusunu olabildiğince güçlendirmelidir. Allah’ın vâdettiklerini sükûnetle beklemek, tevekküldür. Tevekkül, ancak zâhitte gerçekleşir.[21]

Sühreverdî (632/1234) tevekkülü açıklarken önce kendinden önceki mutasavvıfların görüşlerinden örnekler veriyor. Meselâ Zünnûn “Tevekkül, nefsin tedbîri terk etmesi Hakk’a karşı her güç ve kudretten soyutlanmasıdır” derken Ebû Bekir ez-Zekkâk “Tevekkül, hayâtı bir güne ircâ edip, yarın endişesini ortadan kaldırmaktır” demiştir.

Cüneyd-i Bağdâdî “Tevekkül, sende hiçbir varlık işâreti yokmuşcasına her işini ve irâdeni Allâh’a havâle etmen ve Allah için olman; Allâh’ın da yaratmadan önce olduğu gibi sana ulûhiyet ve rubûbiyet ile tecellî etmesi ve senin işinin olmasıdır” demek sûretiyle pek diğerlerine benzemeyen bir tevekkül anlayışı sergilemiştir. Zîra o, tevekkülü sâdece kulun Allâh’a güvenip işlerini O’na ısmarlamasıyla sınırlı tutmuyor, aynı zamanda Allâh Teâlâ’nın ezelî tecellîsinin, özellikle de rubûbiyet sıfatının tecellîsinin devâmına bağlı görüyor.

Sühreverdî tevekkülü mârifetle alâkalandırmıştır. Ona göre mârifeti olan kişinin tevekkülü de tamdır. Mârifetin kuvveti, Allah’ın yapmış olduğu taksimde adâlet sâhibi olduğunu bilmeyi gerektirir. Eğer kul tevekkülünü sağlamlaştırmak yerine kalbinin gıdâlarını vermek sûretiyle nefsini köreltirse, daha isâbetli davranmış olur. Çünkü nefis körelince cehâletin kökü kazınmış olur ve tevekkül gerçekleşmiş olur.[22]

Karabaş Velî’nin mürîde tavsiye ettiği tevekkül anlayışı Kur’ân’da emredildiği gibi[23] her hususta Allah’ı vekil edinmektir.[24] Nûreddîn Efendi konuyu tevhit inancına uygun olarak “lâ fâile illallah” mertebesinde ele alıyor. Mürit kendisine şunu telkin etmelidir; sen ve senin dışındaki bütün mahlûkat Hakk’ın mülküdür, ve hakîkatte bir şeyi yapmaya ya da yapmamaya dâir kimsede kudret ve tesir yoktur. Bir işi yapma kudretini veren Allah’tır.[25] Şu halde derviş kendi yaratılış gâyesine uygun yaşamak kaydıyla hiçbir endişe ve korkuya kapılmamalıdır. Bu sonsuz emniyet duygusu dervişte dünyâya âit korku ve endişeleri bertaraf eder. İç huzûru bulur ve zihni dağınıklıktan kurtulur. Bu sâyede rûhen sağlıklı bir insan olur ve yolunda emin adımlarla ilerler.

Allah’ın izni olmadan hiçbir şey zuhûra gelmez. Kimsede gerçek anlamda kudret ve tesir olmadığına göre ve her işi yapan “Fâil-i mutlak” olan Allah olduğuna göre sâlik, bütün hallerini ve her işini Allâh’a ısmarlayıp Allâh’ın vekâletine dayanıp güvenmelidir.[26] Yâni işlerini yaparken kendi nefsini ve gayrını aradan çıkarmalıdır. “Sen çıkınca aradan, kalır seni yaradan.” denmiştir.

Tevekkül etmek, hiçbir işe karışmayıp bir kenarda oturup Allah yapar anlayışını benimsemek değildir. Bu anlayış tembelliktir. Çünkü “sünnetullah” denilen Allah’ın kanunları vardır. Allah bu kanunlarıyla neyin nasıl işleyeceğini kullarına göstermiştir. İnsan bu kurallar çerçevesinde hareket etmekle birlikte tevekkül edecektir. Mutasavvıflar tevekkülün, sebeplere yapışmağa engel olmadığı konusunda hemfikirdirler. İbrâhim el-Havvâs “Sûfînin kazançtan geri durup oturması doğru değildir. Ancak, başına gelen bir hal kendisini kazançtan alıkor ve hâli dolayısıyle kazancı terketmesi istenen bir kişi olursa başka. Fakat ihtiyâcı var ve çalışmasına engel bir hal de yok iken çalışmak, kazanmak iyidir. Çünkü çalışmadan müstağnî olmadıkça oturmak doğru değildir.” demiştir.[27]

Enes b. Mâlik’in anlattığı şu hâdise Hazret-i Peygamber’in (a.s.) tevekkülü nasıl anladığını gösteriyor. Onun anlattığına göre devesi olan bir adam Hz. Peygamber’e gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü! Devemi salıveriyor ve tevekkül ediyorum” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) “ Hayır! Bağla ve öyle tevekkül et” buyurdu.[28]

5. Zühd

Sâlik için farz olan bir başka husus, dünyânın menfaatlerine ve mallarına göz değirmemektir.[29] Yâni sâlik “zühd”[30] içinde olmalıdır. Sâlik olan kişinin dünyâda debdebe ve saltanat içersinde haram-helâl ayırmadan yaşayanlara özenmemesi gerekir. Kur’ân’da “Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimini faydalandırdığımız dünyâ hayâtının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nîmeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.” (Tâhâ, 20/131) buyruluyor.

Cüneyd-i Bağdâdî “Zühd, elde bulunmayan şeyin, gönülde de bulunmamasıdır.” demiştir.[31] Tasavvuf yolcusu dünyânın geçici zevk ve eğlencelerinden yüz çevirip, kendisini Allâh’a adayan kişidir. Dünyâya karşı zâhid olmak, amelleri ancak Allah rızâsı için devamlı yapmak üzere, gönlü sâir duygu ve ilgilerden temizlemek ve böylece ilâhî inâyete mazhar olmayı sağlar.[32]

Zühd, sâlikin Allah’tan başka herşeyi gönlünden çıkarması, onlara değer vermemesidir. Kuşeyrî’nin belirttiğine göre mutasavvıflar zühdün haramda mı, helâlde mi olacağı konusunda farklı görüşler söylemişlerdir. Kimisine göre zühd, haramda olur. Çünkü Allah helâli mubah kılmıştır. Allah bir kuluna helâl mal ihsan eder, kul da şükretmek sûretiyle Mevlâ’sına ibâdet ederse, artık kulun irâdesiyle o nîmeti terketmesi, Hakk’ın izni ile elde tutmasına tercih olunamaz. Yâni kulun nîmeti elden çıkarması ile elde tutması müsâvîdir.

Bâzıları da der ki, haramda zühd şarttır, helâlde ise fâzîlettir. Çünkü kul hâline şükreder, Allah’ın kendine ayırdığı kısmete râzı olursa, bu durumda az mal ile iktifâ etmek, dünyâda zengin ve râhat yaşamaktan daha iyidir.[33]

Sâlik eğer mânevî yolculuğunda sonuna kadar yürümek istiyorsa gönlüne dünyâ malı isteği girmemelidir. Derviş olan kişinin Allah’tan başka murâdı olmamalıdır. Çünkü dünyâlık arzu ve emeller çoğunlukla hevâya dönüşür ve insanı kendisine kul edinir. Bu sebeple tasavvuf yolcusunun eğer Allah’tan başka bir takım arzu ve emellere karşı bir ilgi ve bağı bulunursa bu bağlar onun Allah’a ulaşmasına engel olur.

Allah Kur’ân’da buyurur “Sakın onlardan bâzı sınıflara verdiğimiz dünyâ malına göz dikme” (Hicr, 15/88) Nûreddîn Efendi bu âyeti şöyle açıklıyor (o dönemin Türkçesi ve tefsir anlayışı bakımından bir fikir vermesi açısından aynen aktarıyoruz); “Ya’nî ey Habîbim! Sen, gözlerin bakmasını uzatma şol bir dünyâ mallarına ki biz, ol mallar ve evlâdlar ile küffârdan nice kimseleri dünyâda fâidelendirip nef’lendirdik. Ya’nî sen ol mallara ve evlâdlara beğenerek ve isteyerek bakıp durma![34]

6. Şirk-i hafîden (Gösterişten) Sakınma

Sâlike farz olan bir konu da “şirk”in[35] bir türü olan “şirk-i hafî” denilen riyâdan kaçınmasıdır.[36] Nitekim Allah Kur’ân’da şöyle buyuruyor “Rabb’ine ibâdette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf, 18/110) Nûreddîn Efendi bu âyetten hem açık şirkin yasaklandığını hem de gizli şirkin yasaklandığını ifâde ediyor. Yâni, Allâh’a vâsıl olmayı isteyen kimse O’na yaptığı ibâdeti bir kimseye göstermek için yapmadığı gibi, bir kimse ibâdetini gördüğünde kendine sevinmek gelmemelidir. Zîra ikisi de riyâdır ki ona şirk-i hafî denilir. [37]

Burada iki îtibar vardır şöyle ki, sâlik yaptığı ibâdeti her hangi bir kimseye göstermek için yapmamalı ve ibâdetini bir kimse gördüğünde kendisine bir sevinç gelmemelidir.[38] Kur’ân’da gösteriş için ibâdet edenler hakkında şöyle buyruluyor “ Şu namaz kılanların vay hâline ki onlar, namazlarından gaflet ederler. Onlar gösteriş için ibâdet yaparlar.” (Mâûn, 107/4-6)

Hazret-i Ali şirk-i hafîye (gizli şirke) düşen riyâkârlar hakkında şöyle demiştir; Riyâkârın üç alâmeti vardır: Yalnız kaldığı zaman tenbelleşir, halk arasında dinçleşir. Övülürse amelini artırır, yerilirse azaltır.[39]

Gizli şirk, sâlikin düşebileceği en tehlikeli tuzaklardan birisidir. Sâlik belli bir aşamadan sonra günah işlemekten kendisini alıkoyabilir ammâ, bu sefer yaptığı ibâdetlerden kendisine bir gurur ve haz meydana gelebilir. İnsanların iltifatlarıyla mest olabilir. Halbuki birisini memnun etmek için yapılan ibâdet, Allâh’a yapılan ibâdet değildir. Böylece sâlik farkında olmadan şirke düşmüş olur. Bu durum günah olarak bilinen davranışlardan daha tehlikelidir. Çünkü ibâdet, sâdece Allah için yapılır. İbâdete bir başkasını ortak etmek şirktir. Kur’ân’da bu kişiler hakkında “Nefsinin isteklerini kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü?” (Furkan, 25/43) buyruluyor.

Sâlik için zikrolunan bu altı farz sülûk etmezden önce bulunmalıdır. Nitekim namaz kılmadan evvel altı farz bulunması lâzım olduğu gibi sâlik, sülûk etmeden evvel yukarda sıralanan şartları kendisinde bulundurmalıdır.[40]

Bu şartları yerine getirdiğine kanâat getirilen sâlik için bir meclis-i inâbet kurulur.[41] Sâlik şeyhin önüne diz çöküp oturur ve şeyh Hazret-i Peygamber’in (a.s.) Hz. Ali’ye telkin ettiği gibi “Lâ ilâhe illallah” zikrini sâlike üç kere söyleyerek tâlim eder.[42] Karabaş Velî sâdece Hz. Ali’nin değil başka sahabîlerin de böyle zikir yaptıklarını ve bu yapılanların küllîsinin sünnet olduğunu söylüyor.[43]

Meclis-i inâbet tamam olunca mürit iki rekât namaz kılıp her ne dilerse duâ eder.[44]

Karabâşiye’de sâlike her halde tahâret farz ve vâciptir. Çünkü sâlik inâbet ettiği andan îtibâren namaz içinde olan kimse gibidir. Ölünceye kadar her ânında namaz içinde gibidir. Bundan dolayı her an abdestli olmak zorundadır. Artık o, dünyâdan âhirete intikal edinceye kadar bütün ömrünce namaz içinde gibidir. Nasıl tahâretsiz namaz olmaz ise tahâretsizlik de dervişe yakışmaz. Tahâretten murat gusül ve abdesttir. İster gündüz isterse gece, gerek günlük zikriyle meşgûliyeti hâlinde gerekse diğer işleriyle meşgûliyeti hâlinde olsun sâlik abdestsiz olmamalıdır. [45]

Sâlik kendisini namazdaymış gibi kabul ettiğine göre her an abdestli olmasının yanında vücut organlarını dâima Hakk’ın emirlerine uydurmalıdır. Sâlik her an Allah’ın huzurunda olduğunu da utunmamalı, her nerede olursa olsun Allah’ı hatırlamalıdır. Tasavvufî eğitimin gâyesi insanı bu olgunluğa eriştirmektir.[46]

c. Sâlike Vâcip Olanlar

Tarîkatinin esaslarını şerîatle uyumlu olarak anlatmaya âzamî gayret gösteren Karabâş-ı Velî, tekke eğitimi esaslarını da umum müslümanların gündelik hayatlarında kendilerine lâzım olan ilmihal bilgilerine benzetiyor. Bu sebeple namazın yedi vâcibini saydıktan sonra sâlike vâcip olan yedi konu sayıyor.[47]

Sâlike vâcip olan hususlar şunlardır;

Birincisi az yemektir (Kıllet-i taâm)[48].

İkincisi az su içmektir. Bu da az yemekle birlikte değerlendirilebilir.[49]

Az yiyip içmek sonucu sûfîler nâfile oruca yönelirler. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâbının açlık ve oruca devamları tasavvuf ve tarîkat çevrelerinin bu konudaki dayanağı olmuştur.[50]

Üçüncüsü az uyumaktır (Kıllet-i menâm)[51].

Dördüncüsü az konuşmaktır (Kıllet-i kelâm)[52] ve insanlardan ayrılıp uzlet etmektir.

Beşincisi zikre müdâvemet etmektir.[53]

Altıncısı her işini, her şeyi şeyhine danışmaktır.

Yedincisi rüyâda ve uyanıklıkta ne hal ve ne sûret kendisine zuhur ederse şeyhine bildirmektir.[54]

Namaz içinde yedi vâcip olduğu gibi bu sayılan yedi husus sâlike vâciptir. Sâlike vâcip olan şartlar onu halvet, inzivâ ve uzlete hazırlayan şartlardır. Halvetiye tarîkatindeki çetin riyâzet ve mücâhedeler için derviş adım adım bu hayâta hazırlanmalıdır. Bunun için bedenin gıdâlarını azaltarak nefis ve şehvetin etkileri kırılıyor. Bedenin zahmet çekmesi akabinde mânevî pencerelerinin açılmasını getirir. Çünkü tasavvufta bedenin zahmet çekmesi rûhun râhata erişmesi olarak kabul edilir.[55]

İnsan bedeni bir taraftan yeme-içme ve uyku gibi en etkili gıdalarının azalması diğer taraftan az konuşmanın benimsenmesi netîcesi yanlızlığı sevmeye başlar. Yalnızlık insanlardan gelebilecek türlü etkileri engelleyerek tasavuf yolcusunu derin düşünce olan tefekküre sevkeder. Yalnızlık sâyesinde dış dünyânın etkilerinden kurtulan sâlik daha çok Allâh’a yönelir ve zamanla zikr-i dâimî denilen her hâl ve durumda Allâh’ı hatırlama mertebesine ulaşır.[56]

Karabaş Velî’nin halîfelerinden Ünsî Hasan Efendi uzleti şöyle açıklıyor: “Halktan uzlet edip inzivâ ihtiyâr etmek ve bir fert ile görüşmeyip tenhâ olmak uzlet değildir; belki ayn-ı şöhret-i kübrâdır . Şöhret ise mahz-ı âfettir. Uzlet budur ki, halk ile görüşe ve seyr ve temâşâ ede. Şöyle ki, halka mülâkî oldukda kendi hâlinden taşra gelme ve halkın kelâmlarına göre, muktezâsınca kelâm eyleye. Ve onların tâkatleri mertebesi miktârı kendi hallerince söz söyleye. Ve sözünü şöyle söyleye ki onların makamları ol sözün netîcesi ola, hattâ senden bir sır veyâ bir hâlet fehmolunmaya. Ve onlardan müfâreket eylediğinde (ayrıldığında) kendi hâline gele. İmdî sûfîye gerektir ki, zâhirinde halk ile âlûde ola, bâtınında kendi hâli ile ola dâimâ. Hâlinde cemî tasavvurât ve taayyünâttan biri olup her nesneyi terk üzere ola. Uzlet ve inzivâ budur.[57]

Sâlike vâcip olan altıncı ve yedinci şartlar, bu yolculukta yolda kalmadan maksadına ulaşması için rehberine göstereceği sadâkatla ilgilidir.

d. Sâlike Sünnet- Müstehap ve Âdâb Olanlar

Sâlike sünnet, müstehap ve âdab olan davranışlar, genel anlamda sâlikin her hâlde zikir üzere olmasıdır. Zikrin hangi halde sünnet, hangi halde müstehap ve hangi halde âdâb olduğunu kâmil olan mürşit bilir. Sırası ve yeri geldikçe onları birer birer ayırıp sâliklerine beyân eder.[58]

e. Sâlike Lâzım Olan Diğer Konular

Sâlik dîne veyâ dünyâya faydası olmayacak sözleri (mâ-lâ-ya’nî) söylememelidir. Kimseye bir garaz ile bir şey suâl etmemelidir. Bir mecliste birinin gönlünü incitecek söz söylememelidir, isterse sözü doğru olsun ve dinleyenler tasdîk edip güzel bulsunlar. [59] Çünkü toplum içinde küçük düşürülen kişi bunu bir gurur meselesi yapıp aksini söyleyebilir, gerçeği inkâr edebilir.

Sâlik bir kimseyi çağırdığında iyi bir lafız ile çağırmalıdır. Sâlik kendinden küçük olsa da kimseyi kendi adıyla çağırmamalı, zîra dervîş şu kimsedir ki, kendinden aşağıda bir kimse görmez, hemen bütün herkesi yüce görür. Velhâsıl bir karıncanın incinmesine rızâsı olmamalıdır. Onun için demişlerdir ki “İster isen öldür yılanı. Derviş isen incitme cânı.[60]

Sâlik eğer kadir olursa kimseden zekât almamalıdır. Eğer mutlaka alması gerekiyorsa, ancak o zaman alır. Karabaş-ı Velî zekât malı yemenin sorumluluğunu düşünerek zekât alan sâlikin aldığı zekâtı zevâid masraflarına tahsis etmesini istiyor. Sâlik aldığı zekâtı âilesine lâzım olan yiyecek içecek gibi masraflarına harcamamalı ve bu zikrolunan şeyleri almamalıdır. İhtiyâcı olan sâlike zekât almak şunun için câizdir ki “Sâlikin tarîki lâ zîde (artsın çoğalsın arzusu değildir) velâ keyde (hîlesizli ve dalaveresizlik) tarîkidir.” Yâni sâlik dünyâ malıyla gönlünü meşgul etmez. Meselâ gelen şeyi istemem deyip atmaz ve gelmeyen şey için gelsin diye çalışmaz.[61]

Mürîdin şeyhlerin giydiği elbiseleri giymesi câiz değildir. Ridâ, asâ, siyah sarık gibi ve sâir şeyhe mahsûs giysiler gibi. Zîra bunların küllîsi şeyh alâmetidir. Bunları giyen kimsede şeyhlik bulunması lâzımdır.[62]

Mürit şeyh kendisine bunları izin verip halîfe etmeden evvel onları giyse dünyâ ve âhirette yalancı olmuş olur. Çünkü bu elbiseler kemâlât işâretidir. Buna delil olarak Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetini gösteriyorlar:“Ve libâsu’t-takvâ zâlike hayrun” (A’râf,7/26) Mütercim bu âyeti şu şekilde açıklıyor; Ya’nî libâs-ı takvâ sâir libâslardan menfeatli ve yücedir. Onu giyen de hayırlı ve yüce olmalıdır. Herkesin onu giymeye istîdâdı yoktur.[63] İbn Arabî de bu konuda şöyle söylüyor “ Onun mekânında oturma, elbisesini giyme![64]

f. Sâlikin Menzilleri

Müsâfire yâni bir yolcu gibi olan sâlike lâyık olan, gece ve gündüzde uyumamaktır. Yâni sâlik, bedenî uykuyu en aza indirgediği gibi asıl önemli olan gaflet uykusuna yakalanmamasıdır. Bu mücâhede sâlik tâ âlem-i berzâh’ta ikamet edip duruncaya dek devam eder. Yâni sâlik makam-ı kabe kavseyn ve tecellî-i zât’a erişip esmâ ve sıfat perdeleriden halâs bulup Hakk’ı müşâhedesine hâil (engel) olmayıncaya dek mücâhedesini sürdürmelidir. Bu makama makam-ı berzah derler.[65]

Nûreddîn Efendi makam-ı berzahı “Kabe kavseyn” olarak yorumluyor. Tasavvuf çevrelerinde önem verilen tâbirlerden birisi de “Kabe kavseyn”dir. Kelime olarak kavs, yay demektir. Kab de yayın kabzasıyla kiriş mahalli olan iki köşe aralığına denir ki bir yayda iki kab bulunur. Kabe kavseyn, yayın atılırken elle tutulan ortasıyla uçları arasındaki mesâfe anlamına gelir.[66] Kur’ân-ı Kerîm’de (en-Necm, 53/9) Hz. Peygâmber’in (s.a.s.) Mi’râc gecesinde Allâh’a çok yaklaştığını ifâde etmek için kullanılmıştır.

Tasavvufta varlık dâiresi adı verilen emr-i ilâhîde isimler arasındaki mütekabiliyet îtibâriyle ismî (esmâî) yakınlık makamı vardır. Meselâ ibdâ-iâde, nüzûl-urûc, gibi isimler arasında karşıt olma (tekabül) ilişkisi vardır. Bu, farklılık ve ikilik devam etmekle birlikte Hak ile ittihad etme, diğer bir ifâde ile ittisal hâlidir.[67] Kabe kavseyn kurb-i esmâyı ifâde eder. Yâni vücutta bulunan sıfatların Hak ile ittihâdıdır.[68]

Onun ötesinde kimse için bi’z-zât makam yoktur, ancak “ev ednâ ve berzahu’l-berzahi’l-kübrâ” vardır ki o makam bi’z-zât, hâssaten Ekmel-i kâinât olan Hazret-i Peygamber’indir. Vâris-i Muhammedî olanların o makamda hissedâr olmaları Hz. Peygamber’e (a.s.) niyâbet ve tebeiyyetleri tarîkiyledir, asâlet tarîkiyle değildir.[69]

Ev ednâ” Necm Sûresi’nin ilgili âyetinde “kabe kavseyni ev ednâ” şeklinde geçer. “Hattâ daha yakın oldu” demektir. Tasavvufta “kabe kavseyn”in verâsında “ev ednâ” “aynü’l- cem”, ahadiyetten ibâret olup burada farklılık ve ikilik söz konusu olmaz. Burası salt fenâ ve tüm farklılıkların silinmesi hâlidir. Kısaca “kabe kavseyn” Hak ile ittihad ve ittisal, “ev ednâ” ise aynü’l-cem makamıdır. İki kavis ifâdesiyle vücub ve imkân dâiresine işâret edilmiştir.[70]

g. Seyr ü Sülûkte İlerlemenin Alâmetleri

Karabaş Velî, tarîkatinde eğitim görüp seyr ü sülûkte bulunanlara mânevî dereceleriyle ilgili bâzı açıklamalarda bulunuyor. Buna göre sâlik eğer evliyâ arasında makamını bilmek isterse nefsine bakmalıdır; Şâyet nefsinde Hak Teâlâ’nın râzı olduğu bir hâli bulamayıp sâdece kulluğunda eksiklik bulursa makamı, “makam-ı sâlik”tir. [71]

Eğer kendine baktığında, hiçbir iyi hal bulamazsa, yâni kendisinde eksiklik bile göremeyip, ancak cürüm ve isyân bulursa makamı, “makam-ı intihâ-i sâlik”tir.

Eğer nefsine baktığında nefsi için hayr ve şerden bir şey bulamazsa makamı, “evvel-i makam-ı evliyâ”dır.

Eğer nefsin hâlini değil, nefsini dahi bulamazsa işte bu, “makam-ı evliyâ-i meslûbîn” makamıdır. Onlar bir şeyi görmezler, ancak Hak’la görürler, Hak’ta görürler, Hakk’a âit müntehâ görürler.[72]


[1] Es-Seyyid eş-Şerîf Ali b. Muhammed el- Cürcânî, Kitâbü’t-Ta’rîfât, s.83.
[2] Isfahânî Râgıb, el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân, s.247.
[3] Isfahânî, a.g.e., s.239; Necmüddin Kübrâ, Tasavvufî Hayat, haz. Mustafa Kara, Dergah Yayınları, İstanbul, 1996, s.42; Pakalın M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, M.E.B. 1983, c.III. s.286.
[4] Necmüddin Kübrâ, a.g.e., s.42; Pakalın M. Zeki, a.g.e., c.III. s.200; Yılmaz H. Kâmil, Tasavvuf Meseleleri, Erkam Yayınları, İstanbul 1997. s.82 vd.
[5] Sülemî, Ebu Abdurrahman, Sülemî’nin Risâleleri, çev. Süleyman Ateş, 1981, s.123.
[6] Uludağ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 1991, s.428.
[7] Uludağ Süleyman, a.g.e., s.428; Şemseddîn Sâmî, Kamûs-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1999, s.701.
[8] el- Cürcânî, a.g.e., s.78; İbn Arabî, Kitâb-ı Istılâhı’s-Sûfiyye, (Muhammed Şihâbüddîn el- Arabî’nin hazırladığı Resâil-ü İbn Arabî içinde) Dâr-ı Sâdır, Lübnan 1997, s.531.

[9] Mi’yâru’t- Tarîka Tercemesi, s.110.
[10] İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn. Ali Ataç başkanlığında bir heyetin tercemesi. İnsan Yayınları, İstanbul 1990. c.I. ,113
[11] İbn Kayyim el-Cevziyye,a.g.e. c.II. s.9
[12] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.217/b.
[13] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/a.
[14] İstikamet için bkz., İbn Kayyim el- Cevziyye, a.g.e., c.II. s.95-101; Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyrî, s.350-356; Sühreverdi, a.g.e., s.40; Pakalın M. Zeki, a.g.e., c.II. s.99; Uludağ Süleyman, a.g.e., s.258-259; Yılmaz H. Kâmil, a.g.e., s.181-182; Ateş Süleyman, İslâm Tasavvufu, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1992, s.252-254.
[15] İbn Kayyim el- Cevziyye, a.g.e., c.II. s.96.
[16] Hucvîrî, Keşfu’l- Mahcûb, Haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul 1982, s.145.
[17] Lugatte, tâkip edilmesi gereken açık yol, su içilecek yere giden yol mânâlarına gelen “şerîat”, Allah tarafından Hz. Peygamber (s.a.s.) vâsıtasıyla bildirilen hükümlerin hepsine şâmil ilâhî kanun demektir. Geniş mânâsıyla şerîat, hem îtikadî esasları (ahkâm-ı asliyye), hem ibâdet, ahlâk ve muâmelât hükümlerini (ahkâm-ı fer’iyye) içine alır ki, bu takdirde “din” mânâsına kullanılmış olur. Şerîatın dar ve en çok kullanılan mânâsı ise, kulun Allah ile ve kulun kullar ile ilişkilerine âit amelî hükümlerin (ibâdetler ve muâmelât) heyet-i mecmûasıdır. Bunların incelendiği ilme “ilm-i fıkıh” denir. Mutasavvıflar dînin şerîat kısmını cevizin ham ve yeşil kabuğuna, hakîkat kısmını yenilecek olan içine, mârifet kısmını cevizin özüne ve mâhiyetine benzetirler. Bilmen Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kamûsu, Bilmen Yayınevi İstanbul 1985, c.I. s.25; Pakalın, a.g.e., c.III. s.341-342; Karaman Hayrettin, Mukâyeseli İslâm Hukuku, Nesil Yayınları Üçüncü baskı İstanbul 1986, c.I. s.25-26.
[18] Tevekkül, işinde Allah’a îtimat ve inkıyat etmek demektir. Âsım, Kâmus Tercümesi, c.IV. s.143.
[19] Güvenme, belbağlama, vekil tâyin etme gibi anlamlara gelen tevekkül tasavvufta netîcenin hâsıl olması için lüzumlu tedbirler alındıktan ve sebeplere tevessül edildikten sonra netîceyi Allah’tan beklemektir. Tevekkül îmânın hakîkatini tashih etmenin sonucudur. Yâni tevekkül, ancak îmânı düzelttikten sonra doğru olur. Tevekkül konusu için bkz. Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-kulûb, c.II. s.2-10; Sülemî, a.g.e., s.24; Kelabâzî, a.g.e., s.120; Necmüddîn Kübrâ, Usûl-i aşere, terc. Mustafa Kara, 1996, s.49; Cürcânî, a.g.e., s.48; Halebî, Emdetü’l-huffâz, 1987, s.641; el-Acem, Mevsûat-ü mustalahâti’t-tasavvufi’l-İslâmiye, s.231; Ebî Huzâm, Mu’cemü’l-ıstılahâti’s-sûfiyye 1993, s.65; Gazî Arabî, en-Nusûs fî mustalahâti’t-tasavvuf, s.71; Uludağ Süleyman, a.g.e., s.488.
[20] İbn Kayyım el-Ceziyye, a.g.e., c.II.s.105.
[21] Sühreverdî, Avâriü’l-Maârif, Terc. H. Kâmil Yılmaz- İrfan Gündüz, s.600.
[22] Sühreverdî, a.g.e., s.620 ve devâmı.
[23] El- Müzzemmil,73/9
[24] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/a.
[25] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.91.
[26] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.92.
[27] Sülemî,a.g.e., s.44.
[28] Tirmîzî, Kıyâmet 60.
[29] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/a. Cürcânî, a.g.e., s.78;el-Acem, a.g.e., s.439-448.
[30] Soğuk ve ilgisiz davranmak, rağbet etmemek, yüz çevirmek gibi anlamları olan zühd, tasavvufta dünyâya rağbet etmemek, elde mevcut olsa bile gönülde mal mülk sevgisine yer vermemek anlamına gelir. Uludağ Süleyman, a.g.e., s.544. Zühd için ayrıca bkz., Kelâbâzî, et-Taarruf, Kâhire 1980, s.112; Yılmaz H. Kâmil, a.g.e., s.179; Ateş Süleyman, a.g.e., s.274-284; Sülemi, Tasavvufun Ana İlkeleri Sülemî’nin Risâleleri, Çeviren Süleyman Ateş, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1981. s.125; Necmüddîn Kübra, Usûlu Aşere- Risâle İle’l- Hâim Fevâihu’l- Cemâl, Mustafa Kara’nın Tasavvufî Hayat adıyla Türkçeye tercümesi. Dergâh Yayınları, İstanbul 1996, s.47-49; Sühreverdi, a.g.e., s.601-603.
[31] Sühreverdî, a.g.e., s.608.
[32] Sühreverdî, a.g.e., s.603.
[33] Kuşeyrî, a.g.e., s.253.
[34] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.92.
[35] Ortak koşmak, ortaklık mânâsınadır. Istılâh olarak Allah’a gerek zâtında ve gerekse sıfatlarında ortak koşmak mânâsını ifâde eder. Şirk tevhîdin zıddıdır. Âyette bildirildiğine göre şirk büyük bir günah ve zulümdür (Lokman, 31/13). Yine Kur’ân’da Allah’ın kendisine ortak koşulmasını affetmeyeceği, diğer günahları ise dilediği kimseler için affedeceği bildirilmiştir ( Nisâ, 4/48). Şirkin çeşitli tasnifleri vardır. Konumuzla ilgili olanı şöyledir; 1-Şirk-i celî; açık, meydanda, olan şirk. 2- Şirk-i hafî; gizli şirk demektir. Sırf Allah rızâsı için yapılması gereken ve Allah’ın zâtına mahsus olan ibâdet, tâat gibi davranışları Allah için değil de gösteriş için (riyâ), insanlar görsün ve beğensin diye, Allah’ın rızâsının dışında maddî menfaatler için yapmaktır. Isfahânî, a.g.e., s.259; Bilmen Ömer Nasuhi, a.g.e., c.VII. s.59; Yazır M.Hamdi Hak Dini Kur’an Dili Eser Neşriyat 1979, c.II. s.770.
[36] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/.a
[37] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.93.
[38] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.93.
[39] Ateş Süleyman, İslâm Tasavvufu, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1992. s.385.
[40] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/a.
[41] İnâbet, kalbin şüphelerin karanlıklarından kurtulması demektir. Mutasavıfların kimisine göre inâbet, herbir şeyden herbir şey kendisinin olana (Allah’a) rücû etmek demektir. Kimisine göre ise inâbet; gafletten zikre, vahşetten ünse rücû etmek demektir. Cürcânî, a.g.e., 25; Ebî Huzâm, a.g.e., s.48.
[42] Hz. Ali bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelip “Yâ Resûlellah! Bana öyle bir şey öğret ki, Allah’a ulaşmakta kolaylık sağlasın ve bu yolu tâkip edenler Allah’ın bağışına erebilsinler.” Dedi. “Zikre devâm et” cevâbını alınca “EyAllah’ın Nebîsi ben zikrullahtan bir an hâlî değilim” dediğinde. “Doğru, yâ Ali! fakat bana Cibrîl-i eminin Allah’tan getirip öğrettiği tarzda sana telkin edeyim” dedi. O gün Cuma idi. Hz. Ali Hz. Peygamber’in önünde diz çöktü, diz dize ve yüzyüze oturdular. Hz. Peygamber (a.s.) gözlerini yumup, üç kere sağdan “nefiy” ve soldan “isbat” ederek, yüksek sesle “cehr” ile telkîn etti…” Daha detaylı biligi için bkz. Bkz. Seyyid Ahmed Rifâî (578/1182), Kitâbü’l-Burhânü’l-Müeyyed, mütercimi, Kudsîzâde Kadrî Efendi, Matb-i Tersâne-i Âmire, İstanbul, 1303, s. 47-48. Ayrıca Mısır 1322 baskısı, s.43; Hulvî, a.g.e., s.50.
[43] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/a- 218/b.
[44] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/a.
[45] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/a.
[46] Sülemî, a.g.e., s.40.
[47] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/b..
[48] Nefis tezkiyesine ermek için yapılan mücâhe ve riyâzetin genellikle kabul edilen görüşe göre, üç esâsı vardır: açlık (Cû’) ve az yemek (kıllet-i taâm), az uyumak (kıllet-i menâm), az konuşmak (kıllet-i kelâm). Yemenin kalbe ve kalıba tesiri söz konusudur. Yemek yemek sûretiyle beden kuvvet bularak sünnet-i ilâhiyyenin yerine getirilmesi mümkün olabilir. İnsanın cesedi kalbinin binitidir. Kalb ve kalıp ikisi birlikte dünyâ ve âhiretin îmârına muvaffak olabilirler. Beden yalnız başına hayvânî bir tabîata mâlik olup ondan dünyânın îmârı konusunda yararlanılabilir. Ruh ve kalb ise melek tabîatlı olup âhiretin îmârında yararlıdır. Beden, ruh ve kalbin sulh yoluyla biraraya gelmesi dünyâ ve âhiretin mâmur olmasına vesîledir. İnsan nefsini azdıran etkenlerin başında yeme- içmede sınır tanımamak gelir. Çünkü yeme-içmeye mahkûm olanlar bitki (nebat), şehvetinin emrinde olanlar hayvan, ilim ve irfânın emrinde olanlar insan mesâbesinde görünür. Bu yüzden insanın amacı, süflî duyguları harekete geçiren yeme içme peşinde koşmak değil, ulvî duygulara yardımcı olacak kadar yemektir. Sûfîlere göre açlığın şerefi büyüktür. Mücâhede ve riyâzetle nefislerini terbiye etmiş olanlar boğazına düşkün olmazlar. Açlık bâtını mâmur hâle getirir. Açlık (Cû’) konusu için bkz.: Sühreverdî, a.g.e., s.423-426; Hucvîrî, a.g.e., s.467-469; Sülemî, a.g.e., s.62; Necmüddîn Kübrâ, a.g.e., s.77.
[49] Sülemî, a.g.e., s.74.
[50] Yılmaz H. Kâmil, a.g.e., s.193.
[51] Mücâhedenin esaslarından birisi de az uykudur. Fazla uyku insanı tembelliğe sevkeder, kalbini karartır. Az uyumak ve uykuyu bölüp ibâdet etmek sûfîlerin ehemmiyet verdikleri bir tutumdur. Kur’ân’da az uyuyup ibâdet edenler övülmektedir. Meselâ “ korkuyla ve umutla Rab’lerine yalvarmak üzere (ibâdet ettikleri için) vücutları yataklardan uzak kalır…” (Secde, 32/ 16) Allah Kur’an’da Hz. Peygamber’e mahsus olmak üzere gece namazı emretmiştir (İsrâ, 17/79). Teheccüd namazı denilen bu namaz, sûfîler için de vazgeçilmezdir. Hucvîrî uyku konsunda şeyhlerin değişik fikirlere sâhip olduklarını bildirir. Bir tâifeye göre uykuya mağlûp olma ve uykuyu kendinden defedememe hâli müstesna, bir mürit için uyumak doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) “Uyku ölümün kardeşidir.” buyurmuştur. Hayat, Hakk’ın bir nîmeti, ölüm ise belâ ve musîbettir. Şüphesiz ki, nîmet, musîbetten daha şereflidir. Bir tâifeye göre mürit, Hakk’ın emirlerini yerine getirdikten sonra uyumak için kendini zorlayabilir, irâdesiyle uyuyabilir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) “Üç kişiden kalem kaldırıldı (kalem onların aleyhine bir şey yazmaz); Uyanana kadar uyuyandan, bülûğ çağına erene kadar çocuktan, kendine gelene kadar deliden.” buyurmuştur. Çünkü uykuda olan insanın günah işlemesi imkânsızdır. Bir kişinin uyanık kalması her an günaha girmesine aracı olabilir. Nitekim İbn Abbas şöyle demiştir; “İblis için günahkârın uyumasından daha zor bir şey yoktur. Günahkâr kişi uyuyunca İblis şöyle der; Bu adam ne zaman uyanacak da Allah’a âsî olacak?” Hucvîri arayı şöyle buluyor, mürit için uyumada şart olan şudur: Uykusunun başında kendini ömrünün sonunda bilir. Günahlardan tövbe eder. Hasımlarını râzı ve hoşnut eder. Güzelce tahâret yapar (mezarda imiş gibi) yüzünü kıbleye döndürerek ve sağ tarafı üzerine yatarak uyur. Artık dünyâya âit işleri düzelmiştir. İslâm nîmetinden dolayı Allah’a şükreder. (Sâğ sâlim) uyanması hâlinde, günahların semtine uğramıyacağına söz verir. Hucvîrî, a.e., s.499-503.
[52] Konuşma, Allah’ın insanlara verdiği nîmetlerden biridir. İnsan merâmını karşı tarafa en iyi konuşarak ifâde edebilir. Allah’a duâ ve niyazda bulunurken, bildiklerini başkalarına aktarırken hep kelâmla aktarır. Bununla birlikte her şeyde ölçülü olmak gerektiği gibi konuşmakta da ölçülü olmak gerekir. Çok konuşmak imsanı hatâya ve yanlışlığa götürebilir. Söz ne derecede büyük bir nîmet ise lüzumsuz olduğu anda o derecede zararlıdır. Bu sebeple sûfîler, sözün âfet olabileceğinden hareketle zarûret olmadıkça konuşmazlar. Konuşmadan önce düşünmeyi, ondan sonra konuşmayı tercih ederler. Özellikle seyr ü sülûk ile meşgul olan dervişlere lâyık olanı az konuşmaktır. Kıllet-i kelâm için bkz. Hucvîrî, a.g.e., s.503-506; Kelâbâzî, a.g.e., s.172-174; Sülemî, a.g.e., s.58; Necmüddîn Kübrâ, ag.e., s.76.
[53] Bu konu için bkz. Necmüddîn Kübrâ, a.g.e., s.78.
[54] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/a.
[55] Mi’yâru’t-Tarîka, vr215/a.
[56] Yılmaz H. Kâmil, a.g.e., s.195.
[57] Kelâm-ı Azîz, s.323-324.
[58] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.218/a.
[59] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.220/b.
[60] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.103.
[61] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.219/b.
[62] Tarîkatnâme, vr.26/a.
[63] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.118.
[64] Konuk A. Avni, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, s.424.
[65] Mi’yâru’t-Tarîka, 220/b. Berzah, iki şey arasındaki perde, engel, arayı kapayan perde demektir. Kesîf cisimler ile mücerret ruhlar arasını ayırdığı için âlem-i misâle âlem-i berzah denmiştir. Kaşânî, a.g.e., s.15. İbn Arabî, mânâ âlemiyle cisimler âlemi arasındaki şuhûdî âleme berzah demiştir. Istılâhı’s-Sûfiyye, s.540.
[66] Isfahânî, a.g.e., s.415; Pakalın, ag.e., c.I. s.113; Cebecioğlu Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Rehber Basın Yayın, Ankara 1997, s.415-416; Baltacı Câhid, Tasavvuf Lügati, Elif Neşriyat, İstanbul 1981, s.104.
[67] Uludağ Süleyman, a.g.e., s.268
[68] Pakalın, a.g.e., s.113; Baltacı Câhid, a.g.e., s.104.
[69] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.102.
[70] Uludağ Süleyman,a.g.e., s.268
[71] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.217/a.
[72] Miyâru’t-Tarîka, vr.217/b.

Anahtar kelimeler: , , , ,

Yorum Yapın