Yrd. Doç. Dr. Kerim Kara

Kişisel İnternet Sitesi

Fameder divx film izle porno sex porno izle porno izle

Tasavvufta Sema – Devran

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 25 Aralık 2008 | 1 Yorum yapılmış

Semâ, Arapça (سمع) kökünden (sam’, sim’) gibi bir masdar olup işitmek, duymak, dinlemek, işitilen söz, iyi şöhret ve iyi anılma anlamınadır.[1] Mecâzen şarkı, nağme, raks, vecd[2], üns meclisi[3] ve nihâyet yarı dînî mâhiyette “çalgılı ve şarkılı ziyâfet” gibi türlü mânâlara gelmektedir. Bu çeşitli mânâlardan bir kaçı hâriç, diğerlerinin kelimenin eski Arapçadaki “şarkı söyleme veyâ çalgı çalma” mânâsı ile yakından ilgili olduğu açıkça görülmektedir.[4] Kelime lâtif sesler ve tatlı nağmelerle şiir okuyup dinlemek anlamına da gelmektedir. Zamanla sûfîlerin cezbe hâlinde şiir ve ilâhî dinlemeleri ve bu dinleme sırasında vecde gelip kendini tutamayarak sağa-sola bir takım hareketler yapmaları ve ayakta zikir yapmalarına isim olmuştur. Sûfîlere göre semâın faydası çoktur. En başta kalbi yumuşatmaya yarar.[5]

Sonradan kazanmış olduğu anlaşılan raks (sıçrayarak oynama) mânâsı da aynı şekilde mûsikînin tabiî bir netîcesidir. Dînî özellikte olmak üzere güzel ses dinleme ve onun doğal bir sonucu olan raks, daha başlangıçtan îtibâren, bir taraftan mutasavvıflar arasında büyük bir ilgi ve alâkaya mazhar olurken, diğer taraftan da bunun İslâm dîni ile bağdaşıp-bağdaşmayacağı meselesi üzerinde durulmuştur. Semâ’dan bahseden kaynaklarda, semâ’ın şekil ve muhtevâsından çok bu ikinci mes’ele yer almıştır. Bu bakımdan, bilhassa Mevlânâ’dan (672/1273) sonra gittikçe geliştiği ve başlı başına bir âyin hâlini aldığı anlaşılan şekli ile ondan önceki şeklinden teferruatlı bir tarzda bahseden bir esere rastlanmaz. Nitekim doğrudan doğruya veya dolayısıyla semâ’dan bahseden eserlerde (Msl., Serrâc Lüma’, Gazzâlî, İhyâ) semâ’ın kendisinden ziyâde dînî hükümlere uyup uymadığı üzerinde durulmuştur. Bununla berâber ilk devirlerde çalınan ve söylenen mûsikînin makamı ile değişebilen hareketlerden ibâret olduğu gibi, bir âyin hâline geldiği zaman da muhtemelen târif edilmekten çok ancak yapıması ile elde edilebileceği düşünülerek semâ’ın ne şekilde yapılacağının anlatılmasından vaz geçilmiştir. Bunun yerine çeşitli seslerin ve bu arada bilhassa güzel sesin târifi ile bu seslerin ortaya çıktığı yerler ve tesirleri ile semâ’ âdâbından bahsedilmiştir.[6]

Semâ’ın lehinde ve aleyhinde birçok sözler söylenmiştir. Semâ’, sûfîlere göre helâl, tarîkatla ilgisi olmayan din bilginlerine göre ise haramdır. Mevlânâ eserlerinde ve Şems-i Tebrîzî ile Seyyid makalâtında semâ’ tasavvufta son mertebeye çıkanlara (müntehîler) vâcip ve lâzım, orta derecedekilere (mutavassıtlar) sevap kazandırıcı (mendup ve müstehap), tasavvufta ilerleme gösteremeyenlere (nâkıslar) haram olduğunu söylerler.

Sûfîler semâ’ı inkâr edenleri üçe ayırırlar:
1- Hz. Peygamber’in (a.s.) sünneti olduğunu bilmeyenler. Bunlar Habeşîlerin oyun hâdisesini ve Hz. Âişe’nin def çaldırmasına Hz. Peygamber’in (a.s.) izin verdiğinden haberdar değillerdir.
2- Hz. Peygamber’in (a.s.) sünnetini tek taraflı değerlendirenler. Bunlar Hz. Peygamber’in (a.s.) zevklerine ve haberlerinin sırlarına vâkıf bulunmuyorlar. Rasûlüllah’ın (s.a.s.) sünnetinden evliyânın çıkardığı sonuçları bilmiyorlar.
3- Rûhânî zevklerden haberi olmamış ve muhabbet dostluk ve sevgi çeşnisini tatmamış, öyle ki yontulmamış odun sayılanlar. Bunlar semâ’ın zevkini tatmamışlardır. İşte bu gibiler semâ’ın lezzetini bilmezler.[7]

Başlangıçta sâdece güzel ses dinleme ile rakstan ibâret olan semâ’ın zamanla türlü mahzurları görüldüğü veyâ yanlış anlaşıldığı için bir takım kurallar kabul edilmiştir. Bu esasları tesbit için de önce dînî bakımdan mûsikî âletlerinin üzerinde durulmuş ve bunlar arasında hangilerinin dinlenmesinin câiz olacağı, hangilerini dinlemenin günah sayılabileceği gösterilmeye çalışılmıştır. Buna göre telli sazlar ve nefesli sazların dinlenmesi haram sayılmıştır.[8]

Sûfîlere göre üç kimse semâ ehlidir. Diğerleri ehil değildir.
1- Semâ’ edenin amacı, nefsânî duyguların harekete geçmesi, dünyâlık elde etme, bedensel hazların doğması ise bu semâ’ oyun ve eğlence olur ve haram hükmünü alır. Böyle olmayıp da amacı kendini dinsel coşkunluğa zorlama (tevâcüd) ise, zorlama yoluyla ya da rûhsal açıdan zevk bulmak için ise bu semâ’ mendup ve müstehaptır.
2- Semâ’ ile hallerine, makamlarına ve vakitlerine dönüş yapanlar, bu gibiler semâ’ın zevkiyle rahatlarlar ve rûhânî lezzet bulurlar.
3- Semâ’ ile Hakk’ın muhâtabı olarak O’nunla konuşma nimetine mazhar olurlar.

Sûfîlere göre semâ’ nefsinin yoludan gidenlerin nefsâniyyetini, ruhunun yolundan gidenlerin rûhâniyyetini ve Hakk’ın yolundan gidenlerin de hakkâniyetini arttırır ve herkesin mertebesine uygun bir kapı açar.

Semâ’; İlâhî, rûhânî ve tabiî olmak üzere üçe ayrılır.

İlâhî semâ’ şöyle açıklanır; Yaratılan her şey gerçekte Allah’ın kelimesidir. Çünkü her şey Allah’ın “Kün (Ol)!” emrinin eseridir. İnsanlar dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde iken Rabbimizin “ Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitâbını duyduğunda mânevibir sarhoşlukla kendilerinden geçerek “Belâ!” demişlerdi. Dolaysıyla Hakk’ın kelimelerini işiten evliyânın da sonsuz olan o kelimeler kadar mânevî işitmeleri (sem’i) vardır. Binâenaleyh bu mertebeye yükselen kişi o kelimelerin sırlarını bilir, anlar ve duyar.

Rûhânî semâ’; herşeyin Hakk’ı tesbih ettiğini rûhuyla duymak ve zevkiyle anlamaktır. Halkın dilleri Hakk’ın kelâmlarıdır. Binâenaleyh Hakk’ın kelâmından doğan kelimeler, sesler, harfler her ne ise ruh duygusuyla mânâlarını işitip ona göre işitmektir. Bu mertebeye yükselen herşeyin tesbîhini akıl kulağıyla dinler. İşte bu mertebeye erişenler defin, neyin, udun ve diğer sazların çalındığı vakitlerde çalınmadıkları zamandaki tesbihlerini işitirler ve kendileri de başka bir zevkle zevklenirler.

Tabiî semâ, buna maddî (sûrî) semâ’ da denilir. Sûrî semâ’; bir çok kimsenin bir yere gelerek leziz nağmeler, nefis sesler işitmelerine denilir. Sûfîlerin bilinen kurallar üzere ney, def ve kudüm seslerini dinlemeleri bu kabildendir.

Zararsız kabul edilen semâ’da şu esaslara dikkat edilmiştir; zaman, mekân ve birlikte olunan kimseler (ihvân). Yemek hazır olduğu zamanda, namaz vaktinde, düşmanca bir davranışla karşılaşıldığında, sıkıntı duyulduğu zamanlarda semâ’ yapılmamalıdır; aynı şekilde, işlek bir caddede, pis bir yerde veya insanın kalbini Allah’tan başka bir şeyle meşgul eden eşyâ bulunan bir yerde de semâ’ doğru değildir. Bunun gibi semâ’ aleyhinde bulunan, meclise ağırlık veren, kendini beğenmiş kimselerin ve sahte vecd halleri gösteren sûfîlerin ve semâ’ın değerini takdir edemeyenlerin huzûrunda da semâ’ etmek doğru değildir.[9]

Semâ’ın zâhirî ve bâtınî olmak üzere birtakım âdâbı vardır. Dervişlerin şeyhlerinden evvel semâ’hâneye gelmeleri, edep ve vakarla oturmaları, sağa ve sola, aşağı ve yukarı bakmamaları, şeyhin sözlerini can kulağıyla dinlemeleri, uyumamaları, na’than, neyzen başlayınca murâkabe şeklinde sessizce oturmaları o kurallardandır. Semâ esnâsında bütün dikkat ile ilâhi okuyan kişiye (kavvâl) kulak verilmelidir. Bâzı sûfîler semâ’ için güzel mûsiki ile birlikte çalan veyâ söyleyenin de güzel olmasını ve güzel koku bulunmasını şart koşmuşlardır.

Semâzenlerin bir edebi de yola uymayan hareketlerden çekinmek, halka zevk gelince bağırmaktan çekinmektir. Mevlevîlere göre velev ki vecd tesiriyle olsun hay ve huy küstahlıktır. Bununla berâber, semâ’ topluluğundan her hangi birisi harekete geçtiği vakit, ona uymak lâzımdır.

Saadettin Nüzhet Ergün (Türk Musikisi Antolojisi, İstanbul, Rıza Coşkun Matbaası, 1943. cilt2, sayfa 672-673) şunları yazıyor:
“Mutasavvıfa şiirlerinin bestelerini ve “ney”i dinleyerek bir âhenk ve intizam ile dönmek mânâsına kullanılan semâ’ bilhassa Mevleviler arasında yayılan dînî rakslardan biridir. Bu raksları yapanlara “semâzen”, bunları idâre edenlere de “semâzenbaşı” denilmektedir.

Sultan Veled (712/1312) zamanından beri Mevlevîliğin âyin erkânlarından biri olarak kabul edilen semâ’, asırlar geçtikçe büsbütün sanatsal bir hal almış, akıcı bir âhenkle ve çok mükemmel bir tavırla semâ’ edebilen şahsiyetler yetişmiştir. Meselâ XIX. asrın son yarısında Kasım Paşa Mevlevîhânesi’nin semâzen baş bulunan Mehmet Fahri Dede mutrip parmaklığı üstünde de semâ’ edecek kadar çeviklik göstermiştir. Muktedir semâzenlerden Yozgatlı Neyzen Sâlih Dede de bir defa her biri iki kilo ağırlığında bulunan on tennureyi üst üste giymiş ve böyle olduğu halde yine muntazam bir sûrette semâ’ edebilmişti.

Diğer bâzı dergâhlarda ve bilhassa Kâdirî, Rifâî, Bedevî ve Sa’dî tekkelerinde de “İsm-i Celâl” esnâsında semâ etmek âdetinin yaygınlaştığını görüyoruz. Kâdirîler’de yapılan semâ ayrı bir üsluptadır. Bu nevi raks Mevlevîlikten sonra en çok bu tarîkat mensupları arasında yaygınlık kazanmıştır.

Asırlardan beri yapılan bu muhtelif zikir tarzlarının bilhassa son devirler içersinde büsbütün güzel sanatlar çerçevesine girdiğini unutmamak lâzımdır. İlk mutasavvıfların yaşadıkları zamanlardaki “kıyam” ve “kuûd” zikirleriyle devran ve semâlarda bu nevi zorla ve yapmacık hareketlerin revaç bulmadığı ve bu tarz hareketlerin daha ziyâde coşkunlu ile (vecd) istem dışı bir halle yapıldığı da muhakkaktır. Nitekim Cüneyd, Şiblî vb. birçok mutasavvıf dîni raksları irâdelerinin dışında bir vecd ile yapmışlardır. Mevlânâ’nın semâ’ı da zorlama ve düşünüp planlama olmadan âni bir heyecanla dönmekten ibâretti.

Fakat tevâcüd, yâni kendini zorlayarak, eğiterek buna gayret göstermek sûretiyle vecdi istemek birçok mutasavvıf tarafından makbul sayılmıştır. Onlar tevâcüdün en sonunda vecde dönüşebileceğini düşünmüşler ve eğitim- öğretim tarzındaki bu hareketleri yasaklamamışlardır.

Âyin Farsça bir kelimedir. Âdet, tarz, usûl ve merâsim anlamına olup, tasavvufta “icrâ-yı zikrullah” demektir. Zikir ve semâ esnâsında okunmak ve mutribde çalınmak üzere muhtelif makamlardan bestelenen ve dört selâma ayrılan manzûmeye de âyin denilirdi.[10] Topluca yapılan tarîkat zikirleri bu adla anılır. Yapılış şekillerine göre her tarîkat âyinine ayrı bir isim verilir. Mevlevî âyinine semâ veyâ mukabele, Kadirîlerinkine devran, Rifâîîler ve Sa’dîlerinkine zikr-i kıyâm, Celvetîlerinkine nısf-ı kıyâm, Halvetîlerinkine darb-ı esmâ, Şâzelîlerinkine hadra, Nakşîlerinkine hatm-i hâcegân, Yesevîlerinkine zikr-i erre, Celvetîlerinkine nısf-ı kıyâm, Şâzelîlerinkine hadra denilir.[11]

Tarîkatler, târihî seyri içinde bireysel ve toplu zikre büyük önem vererek, bunun yapılış şekli konusunda değişik usûller geliştirmişlerdir. Toplu zikre genellikle semâ, âyin, hadra gibi isimler verilmiştir. Ferdî zikir türlerinin de tarîkatlere göre, lisânın, kalbin, hafînin, ahfânın, sırrın zikri gibi adlar aldığı da olmuştur. Zikrin lafızları îtibâriyle de tevhid, lafza-i celâl ve esmâ gibi çeşitleri vardır.[12]

Dînin emirlerine sâdık kalarak tasavvuf yolunda ilerleyen sâlik, açıktan sesli zikir (zikr-i cehrî) ile öyle bir makama erişir ki, Allah’tan başka her şeyi (mâsivâ) unutur, varlıktan eser kalmaz. Orada ona cihetsiz, tarafsız, mekânsız, keyfiyetsiz ve misalsiz “Sultânü’l-Kahhâr, (Hakk’ın Kahhâr sıfatının gücü)” tecellî eder. Böyle bir tecellinin ardından o dervişin nefsi mahv olur, bir şeyi bâkî kalmaz. Ancak Allah vardır. İşte Hallâc’ın ve Bâyezid’in sırrı açığa vurdukları makam bu makamdır.[13] Hallâc bu makamda “Ene’l-Hak” dedi, Bâyezid “Sübhâne mâ a‘zme şânî” dedi.[14]

Sâlikin nefsi kalmazsa, hislere âit şeylerden, bilinen şeylerden (mâlûmat) ve cüz’iyyâttan bir şeye kadir olamaz. Ancak beş mânevi duyu organı (havâss-i hamse-i bâtıne) ve nefesi olur. Böyle bir sâlikin nefsi kaybolunca bu eşyâya nasıl kadir olur? Bu makama “Makam-ı gaybet ve huzûr” denilir. Yâni kendi nefsinden gayb olur, Rabbisi ile bilâ-keyfe, huzûr ve müşâhedede olur.[15]

Karabaş-ı Velî bu makamla ilgili şöyle bir ibâre yazmıştır; “Fe’n-netîcetü minhu, hâzâ bihâzâ, hâzâ lâ hâzâ bilâ hâzâ, bel hâzâ bihâzâ.” Şârih Mustafa Efendi Karabaş Velî’nin ilginç ibâresinin lisâna gelen mertebesini açıklayalım diyor. Zikr-i hafî hakkında “makamü’l-gaybet ve’l-huzûr” denilmişti ki Sultânü’l-Kahhâr’ın (Hakk’ın Kahhâr sıfatının gücü) tecellîsi ile zuhûr eder. Evvelâ bu noktayı aklına yerleştir. O huzûr, tecellî olmaksızın yoktur, belki o huzûr, tecellî-i Kahhâr ile olur; yâhut sâlikin zikr-i cehrî hâlinden sonra kulluğunun kıyâmı (husûlü), hazret-i Sultân-ı Kahhâr’ın huzurunda ayağa kalkmasıdır (kıyâm).[16] Yoksa O’nsuz kıyâmı yoktur; belki kıyâmı O’nunladır. Yâni herhâlde muayyen olmasıdır.[17]

Bundan anlaşıldığı üzere dervişi ayağa kaldıran sebep nefsânî ve şeytânî değil ilâhî tecellîlerdir. “Fenâ fillâh” olup huzur makamına erişmiş kişi için artık ne cehrin ne de hafînin önemi vardır, o bunları geçmiştir.[18] Hattâ yukarıda bu makamdaki zikir, zikr-i hafîdir tâbiri bile izâfîdir. Çünkü bu makamda bütün kayıtlar, izâfetler kaybolmuştur. Nefis, ruh ve sır diye bir şey kalmaz. Hazret-i Ebû Bekr’e “Rabbini ne ile bildin?” diye sorduklarında bu makamda cevap verdi ve dedi ki “Hâşâ, belki Rabbimi Rabbim ile bildim.”[19] Ayrıca Cüneyd-i Bağdâdî’nin “Hâdis kadîme yakın olduğunda hâdis için eser kalmaz.” dediği de bu makama işârettir.[20]

Tasavvuf klasikleri olarak bilinen eserlerin hemen hepsinde semâ için ayrı bir bölüm açılmış ve semâın hükmü tartışılmıştır.[21] İlk dönem sûfîleri, huzurlarında Kur’ân’dan başka, güzel sesli kimselerden Allah ve Rasûlüllah sevgisini hatırlatan manzum veya mensur eserler dinlerlerdi. Nağme ile okunan bu eserler, mecliste bulunanlar üzerinde etki eder, vecd hâlinin ortaya çıkmasına vesîle olurdu. [22]

İlk semâ meclislerinin, Seriyyü’s-Sakatî (251/865), Zünnûn-ı Mısrî (245/859) ve Cüneyd-i Bağdâdî (296/908) gibi ilk dönem sûfîleri tarafından kurulduğu söylenmektedir.[23] Cüneyd’e göre zikir “Elest bezmi”ni, “Kalû belâ” âlemini hatırlamak, semâ da bu hitâbı işitmek ve işitmeye yarayan vâsıtadır.[24]

Daha çok şerîate bağlı sûfîlerin semâ’ının belli-başlı husûsiyetleri hakkında verilen bu bilgiler yanında, X./ XI. Asrın ilk yarısında onun yarı dînî bir ziyâfet hâline geldiği görülmektedir. Bu devrin ileri gelen sûfîlerinden olup, birçok bakımlardan Mevlânâ’yı andıran Ebû Saîd b. Ebi’l-hayr (357-440/967-1049) zamânında düzenlenmiş semâ toplantılarından bahsedilmektedir. Ancak genellikle yemekten sonra yapılan bu semâ’ın ayrıntıları hakkında da yeteri derecede bilgi verilmemiştir. Yine bu devirde, topluca yapılan bu semâ’ yanında tek tek yapılan semâ’ da devam etmiştir. Çalınan mûsikînin âhengine uyularak yapılan hareketler arasında, bilhassa Mevlevîlerde olduğu gibi, uzun müddet bir dönmenin mevcûdiyeti kat’î olarak bilinmemektedir, zîra Mevlânâ’dan bahseden eserlerde sık sık rastlanılan çarh zadan (dönmek) tâbiri Ebû Saîd b. Ebi’l-hayr’dan bahseden eserlerde hemen hemen hiç bulunmamaktadır. Bununla berâber, Mevlânâ ve etrâfındakilere has gibi görünen dönme de aslında daha önce mevcut idi. Ayrıca Şemseddin-i Tebrîzî yaşadığı devirde ve muhitte semâ’ın daha çok rağbet kazandığı söylenebilir. Nitekim Mevlânâ’nın semâ’ı ve semâ’daki hareketlerinin bir çoğunu daha önce Irak-ı Acem’de semâ’ yapan Şems’ten aldığı mâlumdur.[25]

Mevlânâ’nın semâ’ı ise, çok defa hâlin icabından kaynaklanmıştır. Filhakîka kulağına gelen ve hoşuna giden güzel ve mânâlı bir ses, bir söz veyâhut heyecanlı bir hâdise onu harekete getirmeğe, daha doğrusu dönmesine kâfi geliyordu. Bu devirde, çeşitli olayların etkisiyle yapılan bu münferit semâ’ yanında, bir mûsiki heyetinin de refâketi ile, toplu halde cereyan eden ve çok defa daha önceden planlanmayan semâ’ da vardı. Kaynaklarda bu şekildeki semâ’ın ayrıntılı bir tasvirine rastlanmaz. Ancak bâzı kayıtlardan, bilhassa Mevlânâ’nın medresesinde yapılan semâ’da, mûsiki heyetine ayrılan yüksekçe bir yer (taht) bulunduğu ve mûsiki heyetinin de umûmiyetle şarkıcı, tefçi ve neyzenlerden oluştuğu, bunlar ile birlikte, rebâb, zurna, nakkâre ve mâhiyeti meçhul, fakat bir çalgı olduğundan şüphe edilmeyen beşâret çalıcılarına da rağbet edildiği anlaşılmaktadır. Yine bu arada semâ’ın sonraki şeklinde görülen selâm verme âdetinin izlerine de rastlanmaktadır.[26]

Yukarıda ana hatları ile açıklandığı üzere, Mevlânâ devrinde ve onu tâkip eden devirde daha önceleri semâ’ âdâbından sayılan, “zaman, mekân, ve ihvân’a çok defa ehemmiyet verilmediği görülmektedir. Mevlânâ’nın semâ’ı zamandan ziyâde, kendisine gelen vecde bağlı kaldığı gibi, hemen-hemen her yer (medreseler, evler, bağlar, sokaklar v.b.) onun semâ’ına sahne olmuş ve semâ’a katılanlar ile semâ’ı seyredenlerin özelliklerine de dikkat edilmemiştir. Kendisinin vefâtından sonra halefi Hüsâmeddin Çelebi tarafından, Cuma namazını müteâkip, Kur’ân okunduktan sonra, toplu bir halde semâ’ yapılması bir kânun hâline getirildi. Bununla berâber, belirli bir zaman ve mekâna bağlı kalınmaksızın, muhtelif vesîleler ile semâ’ yapıldığı da anlaşılmaktadır.[27]

Sûfîlere göre devrân ile zikir, Allah için ve Allah ile olan ruhla yapılır, nefsten gelen arzularla yapılmaz. Nefisle semâ edenler, hakîkî zâkirler değildir.[28]

Kadiriyye, Rifâiyye, Mevleviyye, Sühreverdiyye, Çiştiyye, Halvetiyye başta olmak üzere hemen bütün tarîkatlerde devrânî zikre büyük önem verilmiş ve tarîkatin bir esâsı hâline getirilmiştir.[29]

Hemen hemen bütün sûfîlerce benimsenen ve bir vecdin netîcesi olan semâ’ın muhtelif tarîkatlerde ne şekilde yapıldığına dâir henüz tam bir tetkik yapılmamış ise de, bunlardan Halvetî tarîkatinin bir kolu olan Gülşenî tarîkati gibi bâzılarında Mevlevî semâ’ının benimsendiği görülmektedir. Aynı şekilde Mevlâna zamanından başlayarak, herhangi bir vesîle ile dâvet edilen ve semâ’ı seyreden diğer tarîkat mensuplarının semâ’a iştirak ettiklerine sık-sık rastlanmaktadır. Nitekim Ulu Ârif Çelebi (719/1319) zamanında böyle bir semâ’ı seyreden Rüfâî dervişlerinin, ellerinde boş kabaklar olduğu halde şarkı söyleyerek ve heyecan göstererek semâ’a katıldıkları bilinmektedir.[30]

Tekkelerin kapanması üzerine, yakın zamana kadar yapılmayan Mevlevî semâ’ına, 1950’den sonra, Mevlânâ’nın ölüm yıldönümü münâsebeti ile her yıl tertip edilen anma törenlerinde izin verilmiştir. Genellikle Konya’da icrâ edilen ve 11-17 Aralık târihleri arasında bir hafta devam eden bu semâ’ın, bir gösteri mâhiyetinde İstanbul’da da tekrar edildiği olur.[31]

Semâ’ın bilhassa Mevlevî tekkelerinde âdâb ve erkânı ile dört-başı mâmur bir âyin hâline hangi târihte geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Bâzı kayıtlardan bugünkü semâ’ şeklinin Sultan Veled’in torunlarından Pîr Âdil Çelebi (865/1460) tarafından tesis edilmiş olduğu tahmin edilebilir. Bir âyin hâline geldikten sonra da, Mevlevî mukabelesi adı altında, semâ’ın her yerde ve her tekkede aynı şekilde icrâ edilmesi çelebilik makamı tarafından temin edilmiştir. Bu âyine, mukabele adının verilmesine sebep de, âyinin bir parçası sayılan, “devr-i veledî”de, âyine iştirak edenlerin birbirlerine doğru, “baş kesip”, karşılarındakilere bakmalarıdır. Bilhassa İstanbul’daki Mevlevî tekkelerinde mukabele zamanları başlangıçta bir vecdin gelişine, bir heyecânın zuhûruna bağlı olduğu halde, sonraları bâzı sebepler ile, tekkelerin her birinde haftanın bir veya birkaç gününde icrâ edilmeye başlanmıştır. İstanbul’un dışında ise, fevkalâde zamanlar müstesnâ, cumâ namazından sonra âyin icrâ ediliyordu ki bu, bundan önce de işâret edildiği gibi, Hüsâmeddin Çelebi tarafından tespit edilmiş olan zamâna uymaktadır.[32]

Mevlevîler arasında, mukabele tâbiri yanında, bir de “garipler semâ’ı” vardır ki, bu da ihyâ gecelerinde, yâni sabaha kadar ibâdet ile uyanık kalınan gecelerde, yapılan semâ’ âyinine doyamayanların asıl âyin bittikten ve herkes semâ’-hâneden çıktıktan sonra, devam ettirdikleri âyinden ibârettir. Aynı şekilde belli bir nezir karşılığında mukabelenin sonu olan dördüncü devrenin uzatılmasından ibâret olan bir de niyâz âyini vardır.[33]

Vecd ile meydâna gelen sayha ve nâra gibi haykırışlarla bir takım ritmik hareketlerin yapılması, semâı tartışmalı bir konu hâline getirmiştir.

Esâsı mûsiki ve raksa dayanan semâ’ın din ile bağdaşıp bağdaşmadığı meselesi uzun müddet münâkaşa mevzuu olmuştur. Kur’ân’da semâ’ kelimesi geçmediği için, onun mübah olup olmadığı meselesi daha ziyâde Hz. Peygamber’den (a.s.) nakledilen hadisler ile îzah edilmeğe çalışılmıştır. Semâ’ın mübah olduğunu ifâde edenler, güzel sesin Kur’ân’da övüldüğünü, kötü sesin ise yerildiğini, Hz. Peygamber’in (a.s.) bizzat seyrettiği birkaç raksı hoş karşıladığını ifâde ettikten sonra, tamâmıyla mantıkî ve mâkul deliller ileri sürmüşlerdir. Bu arada telli sazları şerîate uygun görmeyenler meseleyi bu bakımdan da incelemişlerdir. Netîce olarak, dinlenen ses ve yapılan raks nefsânî duygularını harekete geçiriyorsa, bu gibi kimselerin semâ’ı haramdır. Bununla berâber sırf gösteriş için yapılan semâ’da faydadan hâlî değildir; bu şekildeki semâ’da insanda gerçek vecd hallerinin doğmasına ve semâ’daki samîmiyetinin artmasına sebep olur. Sûfîlere göre, semâ’ın insan rûhu üzerinde türlü tesirleri vardır: insanın Allah’a olan aşkını kuvvetlendirir, kendisinde türlü haller husûle gelir ve bu haller kalpteki kötülükleri temizler ve nihâyet insanı müşâhede ve mükâşefe mertebesine ulaştırır.[34]

Sühreverdî semâa karşı çıkanlardan bahsederken, bu karşı çıkmada haklı birtakım sebeplerin de olduğunu söylüyor. Bildirdiğine göre bir taraftan semâ, sıdk ehli tarafından sahih bir şekilde yapılırken, diğer taraftan semâ yoluyla fitneye düşenler de artmıştır. Ameli az, halleri bozuk birtakım kimseler sık sık semâ toplantıları düzenlemeye başlamışlardır. Bu nevi toplantılara rağbet, şehvetin gereğine tâlip olmaktan, işret, oyun ve eğlence düşkünlerinin arzularını tatmin etme isteklerindendir. Sıdk ehline göre bu tür toplantılar kabul edilemez.[35]

Sûfîlere göre semâ zorâkilikten ve yapmacıklıktan uzak olmalıdır. Cüneyd, “Semâ, isteyerek dinleyenler için fitne, tesâdüfen dinleyenler için bir ferahlık ve rahatlıktır.” demiştir. Şiblî’ye semâdan sorulunca “Dışı fitne, içi ibret, onun için işâretten anlayana ibreti dinlemek helâldir. Aksi halde fitneye dâvet eder, belâya sebep olur” demiştir. Nefsi ölü, kalbi diri olanlardan başkasının semâ yapması uygun olmaz. Şu halde semâ yapanın nefsini mücâhede kılıcıyla boğazlaması ve kalbini muvâfaka nûru ile ihyâ etmesi îcap eder. [36]

Semâ’ın zâhirî ve bâtınî olmak üzere birtakım âdapları vardır.[37] Dervişlerin şeyhlerinden evvel semâhâneye gelmeleri, edep ve vakarla oturmaları, sağa ve sola, aşağı yukarı bakmamaları, şeyhin sözlerini can kulağıyla dinlemeleri, uyumamaları, na’than, neyzen başlayınca murakabe şeklinde sükûnla oturmaları o cümledendir. Semâ meclisi için ârif bir mürşidin emin ve muhlis bir zâkir başının bulunması gerekir. Semâ çıkaracak bir derviş ile ya bizzat “semâzenbaşı” meşgul olurdu veyâhut onu semâzen dedelerden birinin nezâretine tevdî ederdi. Zâkir başı zikri idâre ederken, mürşid feyzi ve mânevî hazzı dağıtır. [38]

Mezhep İmamlarının Görüşleri

İmâm Gazzâlî ileri gelen Şâfiî âlimlerinden Kadı Ebû’t-Tayyib et-Taberî’nin (450/922) Şâfiî, Mâlikî, Ebû Hanîfe, Süfyân ve ulemâdan bir cemâaten semâın haram olduğuna dâir sözler rivâyet ettiğini söylüyor. İmâm Şâfiî Âdâbü’l-Kazâ adlı kitabında “Tegannî bâtıla benzeyen bir oyundur. Buna fazla devam eden ahmaktır. Şahâdeti makbul değildir.” Demiştir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe de şarkı ve türküyü kerih görür ve dinlemeyi günah sayardı. Süfyân-ı Sevrî, Hammâd, İbrâhim, Şa’bî ve diğer Kûfe halkı da aynı görüşte idiler.

Gazzâlî bunların Ebû’t-Tayyib’ten gelen rivâyetler olduğunu belirttikten sonra Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kutü’l-Kulûb’ta farklı rivâyetlerde bulunduğunu yazıyor. Buna göre Ashabtan Abdullah b. Câfer, Abdullah b. Zübeyr, Muğîre b. Şûbe ve birçoklarının semâ ettiğini (mûsikî dinlediğini) yazıyor. İlâveten sahâbe, tâbiûn ve seleften birçoklarının semâ ettiğini yazıyor.[39] Gazzâlî, bu konudaki delillerin birbirleriyle muâraza ettiğini, bir tânesine bakıp o tarafa meyledenin belki hatâ edebileceğini belirtiyor. Ona göre bu konuda doğru olan davranış, semâın (mûsikînin) mahzurlu ya da mubah oluşunu araştırmaktır.[40]

Karabaş Velî mezhep imamlarının konu ile ilgili görüşlerini şu şekilde veriyor.[41] Devrân ile zikir İmâm Âzam’a sorulduğunda sükut etmiş, cevâzı ya da adem-i cevâzı yönünde bir görüş bildirmemiştir. Kimisi de “Devrân bir sırr-ı muhammedîdir ki ona fetvâ olmaz” demişlerdir.[42] Eğer devran gerçekten dîne uygun olmayan bir mesele olsaydı İmâm-ı Âzam sükut etmezdi demek istiyor.

Devrân ile zikir hakkında İmâm Şâfiî’ye soru sorulduğunda “İki yer hâriç her hâlde zikir güzeldir, o iki yer def-i hâcet ve cimâ halidir.” diye cevap veriyor. Kimisi uyku hâlinin galebesinde kerâhetle câizdir demişlerdir. Özellikle İmâm Şâfiî Hakayık-ı Manzûme ve sâir mûteber kitaplarda bildirildiğine göre “Âyetlerde ve hadîs-i şerîflerde bahsedilen zikir herhangi bir yer ve zaman ile kayıtlı değildir, hattâ miktar ve hal ile bile mukayyet değildir.” demek sûretiyle devr ile zikr-i cehrîye taraftar bir görünüm arzetmektedir.[43] Nitekim Kur’ân’da “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allâh’ı zikrederler...” (Cum’a,62/1,Tegabün, 64/1) “..O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbîhini anlamazsınız…” (İsrâ, 17/44) buyrulmaktadır. Yâni bütün eşyâ dâimâ ve her halde Allâh’ı tesbih ederler. Onlar dâimâ devrân üzeredirler ve bir lahza Allâh’ı zikirden hâlî değillerdir.[44]

Bundan sonra Avârifü’l-Maârif’ten uzun bir hadîs-i şerîf naklediyor.[45] Rivâyet edildiğine göre Hz. Enes şöyle anlatır; Cebrâil (a.s.) bir gün Rasûlüllah’a (s.a.s.) gelip “Yâ Rasûlallah! senin ümmetinin fakirleri, zenginlerinden yarım gün önce cennete gireceklerdir. Bu yarım gün beş yüz yıla denktir” dediğinde biz Rasûlüllâh’ın yanında idik. Buna çok sevinen Hz. Peygamber (a.s.) “İçinizde bize şiir okuyacak kimse yok mu?” diye sordu. Bunun üzerine bir bedevî, dokunaklı bir şiir okudu. Hz. Peygamber (a.s.) ve ashâbı vecde gelip tevâcüd edip bir nevi semâ yaptılar, hattâ bu esnâda Hz. Peygamber’in (a.s.) ridâsı yere düştü. O mahalde Muâviye b. Ebî Süfyân da bulunmaktadır. Muâviye “Ne güzel oyununuz var ya Rasûlallah!” dediğinde Rasûlüllah (a.s.) “Ya Muâviye! Sevgilisinin zikrini duyduğunda ürpermeyen, kerîm değildir” diye cevap verdi. Bundan sonra da hırkasını dört yüz bölük edip orada bulunanlara taksim etti. [46] Karabâş-ı Velî bu hadîsin aynı zamanda Necmüddîn Kübrâ’nın Menâzilü’s-Sâirîn’inde[47] de geçtiğini haber veriyor.[48]

Karabaş Velî devrân ile zikrin la‘b (oyun, eğlence) sayılıp sayılamayacağı konusunu ele alıyor.[49] Oyunlar kısım kısımdır. Yâni oyunların haram kısmı vardır, mubah kısmı vardır. Bir fiilin haram olan oyun, eğlence kısmına dâhil olması için ilk önce böyle haram bir niyetin olması şarttır. Buna ilâveten toplananların fâsık olması ve fiillerinde kahkaha ve benzeri eğlence alâmeti davranışları sergilemeleri gerekir.[50]

Devrân ile zikretmek için toplananların niyeti haram olmayıp aksine hâlis Allah’ı zikirdir. Zikre gelenler, kendilerini Allah yoluna adamış zâhid, sâlih, muvahhid ve hattâ âlim kimselerdir. Toplantılarında kahkaha atmak şöyle dursun bilakis âh ve inleme ile meşguldürler.[51] Şimdi insaf etmek gerekir, böylesi iyi niyetlerle bir araya gelmiş ve inleyerek, gözyaşı dökerek Allâh’ı zikredenleri oyun ve eğlence ile itham etmek müslümana yakışır mı? Öte yandan hem Kur’ân’da hem de hadîslerde zikredenler pek çok defa öğülmüştür. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) “Allah’ı zikreden, Allah’ın dostudur”,[52]Gafiller arasında Allah’ı zikreden, ölüler arasındaki diri gibidir”,[53]Gafiller arasında Allah’ı zikreden, ateşin ortasındaki yeşil ağaç gibidir.”,[54]Zikrin en fazîletlisi, lâ ilâhe illallah’tır.”[55] Buyurmuştur. Devrân ile zikir yapan sûfîler Allâh’ı anmakla meşgul oldukları için güzel hal sâhipleridir.[56]

Raksa dâir bilhassa Şâfiî mezhebinde yazılmış kitaplar vardır.[57] Bunlara göre âletsiz mücerret ses ile tegannî haram değildir, dinlemek mekruhtur. Mücerret raks da haram değildir.[58] Zîra Hz. Peygamber (a.s.) Hz. Âişe (r.a.) ile otururken sokakta raks edip gezen bir grup Habeşî’yi seyretmek isteyip istemediğini sormuş, Hz. Âişe seyretmek istediğini söyleyince ev kapısının önüne çıkmışlar ve orada koltuğunun altından Hz. Âişe’nin onları seyretmesine imkân vermişti. [59] Eğer her raks haram olsaydı Hazret-i Peygamber (a.s.) Hz. Âişe’nin Habeşîleri seyretmesine izin vermezdi.[60]

Ahmed ibn Hanbel[61] ve Mâlik bin Dînar raksın mübah olduğunu söylemişlerdir. Vasat ve Kitâb-ı Şihâb’da da raksa mübah denilmiştir. Nevâzil’de ve Mecmau’l-Vâkıât’da zikrolunmuştur ki, raks muvahhidin kalbine sürur veren üstün amellerden birisidir.

İlk devir sûfîlerinden îtibâren tartışılagelen bu konuda Gazzâlî, orta yolu bulmaya çalışmıştır. Meseleye İhyâ’sında genişçe yer ayırarak, semâ ve devrânın lehinde ve aleyhindeki görüşleri tartışmıştır.

Gazzâlî, Kitâb-ı Âdâbi’s-Semâ ve’l-Vecd bölümünde konuyu iki bâb hâlinde ele almıştır. Birinci bâbta semâın mübahlığı ve ondan Hakk’ın keşfi; din bilginleri ve mutasavvıfların helâlliği ve haramlığı konusundaki sözleri; semâın mübahlığı üzerine olan delillerin beyânı; semâın haramlığına dâir ileri sürülen deliller ve onlara verilen cevaplar vardır. İkinci bâbta, semâın âsârı ve âdâbı konuları işlenmiştir.[62]

Bu sebeple Bolulu Mustafa Efendi, İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sından[63] nakiller yapıyor. Buna göre; Semâ, kalbe bir hâl oluşturur ki ona vecd derler.[64] Vecd yâ düzensiz hareket ile olur ki ona ızdırab denilir. Ya da düzenli hareket ile olur ki, ona tezayyuk ya da raks denilir. Raksın sevinç ve neşeyi arttırması câizdir demiştir. Eğer haram olsaydı Habeşliler raks ederken Hz. Peygamber (a.s.) Hz. Âişe’nin onlara bakmasına izin vermezdi.

Başka bir yerde ise “lehv[65] ve la’b (lü’b) mubahtır, hangi lehvdir ki habeşîninkinden ziyâde ola ?” demiştir.[66]

Lehv, lehv olduğu cihetten haram değildir. Hattâ lehv ve la’b sebebiyle Hak Teâlâ kullarını muâheze etmez, yâni onlara kızmaz. Yemîn- i lağv[67] buna misaldir. Ancak işleyen kişiye bir faydası yoksa ve onun vaktini alıyorsa bu yaptığı iyi bir iş değildir. Meselâ bir kimse günde yüz kere elini başına koymayı âdet edinse bu yaptığı abes bir fiildir, ammâ haram değildir dedi.[68]

İmam Gazzâlî bu konuda şu hükme varıyor; raks ya ferah ile olur, ya şevk ile olur. Netîcede raksta hüküm, raksı harekete geçiren şeyin hükmüyledir. Eğer raksı harekete getiren şey memduh (güzel) ise, raks da memduhtur. Eğer mubah (helâl) ise raks da mubahtır. Eğer raksı harekete getiren mezmum (kötü) ise yâni çengi oğlanı ise raks da mezmumdur.[69]

Başka bir yerde Gazzâlî şunu yazıyor;[70] Hazret-i Peygamber (a.s.) Hazret-i Ali’ye “Sen bendensin” dediğinde Hz. Ali sevincinden raks etmiştir. Hz. Câfer’e “Benim yaratılışıma insanlar içinde en çok benzeyen sensin” dediğinde Hz. Câfer Hz. Ali’den daha fazla raksetti. Hz. Zeyd’e “Sen bizim kardeşimizsin” dediğinde ikisinden de fazla raksetti.[71] Bu konuda daha fazla bilgi sâhibi olmak isteyenler İmâm Gazzâlî’nin İhyâ’sının Kitâbü’l-Vecdi ve’s-Semâ bölümüne, Avârifü’lMaârif’in yirmi ikinci bâbına bakmalıdırlar.[72]

Yine Tezkiretü’l-Evliyâ, Kitâb-ı Hadâyık, Medâricü’s-Sâlikîn[73] gibi eserlerde de raksın mubah[74] olduğuna dâir önemli nakiller vardır.[75]

Tasavvuf ehlinin târifi üzere kişi riyâzet ve mücâhede ile zikre devam etse, nefsi temiz olup, “Ey itmi’nâna ermiş nefs! râzı olucu ve râzı olunmuş bir halde Rabb’ine dön.” (Fecr, 89/28) hitâbına lâyık olur. Kalbi safâ bulur ve “O günde mal ve evlâtlar menfaat vermez. Ancak selim bir kalb ile Allâh’a gelenler müstesnâ.” (Şuarâ, 26/89) âyetinde anlatılan kalb-i selîme kavuşur. Rûhu cilâ ile parlatılmış olup “De ki, ruh Rabb’imin emrindendir.” (İsrâ,17/85) âyetinin sırlarına dâhil olur.[76]

Bunlardan sonra aşk-ı ilâhî hâsıl olur ki, hummâlı bir hastanın hareketi gibi zarûreten hareket eder.[77] Yâni sûfiyyenin devrânı keyfî bir hareket değildir. Kişi bu halde kalkıp devran etse, aşkı ziyâdeleşir. Bu öyle bir aşktır ki, vuslat-ı Mevlâ’ya delildir. Mevlâ’ya vuslat ancak aşk ile mümkündür.

Bâzen öyle anlar olur ki, akıl sâhibi kişi vecde tutulur. O halde kalkıp devrân ile semâ etse helâk olur. Bu makamda haram helâl olur. Fıkıhtaki “Zarûret hâlinde haram helâle dönüşür[78] kaidesini hatırlatıyor. Bu hal ancak muhabbet ve şevk ile olur. Karabaş Velî anlatılan bu hallerin ilme değil zevke dayandığını hatırlattıktan sonra meşhur “Bunu tadan bilir, tatmayan ise bilemez” sözünü zikrediyor.

Bibliyografya

  • M. Zeki Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri, c.III. s.162-168;
  • Tahsin Yazıcı, MEB İslâm Ansiklopedisi, Semâ’, c.X., s. 464-466;

[1] Âsım, Kamus Tercümesi, c.III. s.292 vd.
[2] Gıyâsü’l-Luğât, Kanpur, ts., s.232.
[3] Tahânevî, Kaşşâf ıstılâhâtü’l-Fünûn, c.I: s.675.
[4] Yazıcı Tahsin, MEB İslâm Ansiklopedisi, Semâ’, Maddesi, İstanbul 1988, c.X., s.464-466.
[5] Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü M.E.B. 1983, c.III. s.162.
[6] Yazıcı Tahsin,a.g.e., s.464.
[7] Pakalın, a.g.e., c.III. s.162.
[8] Yazıcı Tahsin,a.g.e., s.464.
[9] Yazıcı Tahsin,a.g.e., s.465.
[10] Pakalın, a.g.e., c.I. s.124.
[11] İz Mâhir, Tasavvuf, haz. Ertuğrul Düzdağ, Kitabevi, İstanbul, 1997, s.149;Uludağ Süleyman, a.g.e., s.70; Yılmaz H. Kâmil, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, 1997, s.187.
[12] Yılmaz H. Kâmil, a.g.e., s.162.
[13] Karabaş Velî, Risâle-i Devrân,vr. 44/a.
[14] Bolûvî, Risâle-i Devrân Tercümesi,s.11.
[15] Karabaş Velî, a.g.e., vr.45/b.
[16] Yâni sâlikin zikr-i cehrî den sonra kulluğunun husûle gelmesi Hakk’ın Kahhâr sıfatının gücünün husûle gelmesiyledir.
[17] Bolûvî, a.g.e., s.12.
[18] Karabaş Velî, a.g.e., vr.46/a.
[19] Sülemî’de buna benzer iki rivâyet vardır. Birincisi; Hz. Peygamber’e (a.s.) “Rabbini ne ile bildin?” diye sorulduğunda “Mâşallah, ben Rabbimi hiçbir şeyle bilmedim, bütün eşyâyı O’nunla bildim” demiştir. İkincisi; Cüneyd’e “Rabbini ne ile bildin?” diye sorulduğunda “Rabbimi Rabbim ile bildim. Eğer Rabbim olmasaydı Rabbimi bilemezdim” demiştir. Sülemî, Sülemî’nin Risâleleri, çev. Süleyman Ateş, 1981, s.83.
[20] Bolûvî, a.g.e., s.13.
[21] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-kulûb, c.II. s.58-83; Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşerî, 1991, s.514-530; Sühreverdî, Avârifü’l-Meârif, Terc. H. Kamil Yılmaz, İrfan Gündüz, s.223-262 (22, 23, 24 ve 25. bölümler); Kelâbâzî, et-Ta’arruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, th. Mahmûd en-Nevvâvî, Kahire 1980,s.190; Hucvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, terc. Süleyman Uludağ, 1982, s.543-574.
[22] Rivâyete göre Zünnûn Bağdat’a geldiğinde yanlarında bir kavvâl (ilâhî okuyucusu) bulunan bir grup, yanına vardı. Zünnûn’dan ilâhî okuyucusunun bir şeyler okuması için izin istediler. O da izin verdi. Okuyucu bir şeyler okudu. Okuyucunun söyledikleri kalbine tesir edince Zünnûn vecde geldi ve ayağa kalktı. Fakat yüzüstü yere düştü. Yüzünden kan damlıyordu ancak yere düşmemişti. Oradakilerden biri daha ayağa kalkınca, “Ayağa kalkınca seni görenden kork” diyerek adamı oturttu. Sühreverdî, a.g.e., s.231; Kuşeyrî, a.g.e., s.523.
[23] Ebû’l-Hasan b. Sâlim’e sordular: Büyük sûfîlerden Cüneyd, Seriyyü’s-Sakatî ve Zünnûn semâ yaptıkları halde siz semâı neden inkâr ediyorsunuz? Şöyle cevap verdi: Ben onu nasıl reddedebilirim ki, benden daha iyi kimseler onu dinlemiş, câiz görmüştür. Nitekim Câfer et-Tayyâr da semâ yapardı. Sühreverdî, a.g.e., s.225.
[24] Sühreverdî, a.g.e., s,241.
[25] Yazıcı Tahsin, a.g.e., s.465.
[26] Yazıcı Tahsin, a.g.e., s.465.
[27] Yazıcı Tahsin, a.g.e., s.465.
[28] Kâtip Çelebi, Mîzânü’l-hak fî ihtiyâri’l-ahak, Haz. Orhan Şaik Gökyay, M.E.B. 1993, s.23.
[29] Uludağ Süleyman, TDVİA. c.IX. s.248-249.
[30] Yazıcı Tahsin, a.g.e., s.466.
[31] Yazıcı Tahsin, a.g.e., s.466.
[32] Yazıcı Tahsin, a.g.e., s.466.
[33] Yazıcı Tahsin, a.g.e., s.466.
[34] Yazıcı Tahsin, a.g.e., s.466.
[35] Sühreverdî, a.g.e., s.240.
[36] Kuşeyrî, a.g.e., s.520.
[37] Meselâ, Hucvîrî tabîatlarının sarsıntıya uğramaması için müptedî (yeni başlamış) sûfîlere semâ yapmamalarını tavsiye ediyor. Çünkü bunda muazzam tehlikeler ve büyük âfetler görüyor. Daha fazla bilgi için bkz. a.g.e., s.574.
[38] Pakalın, a.g.e., c.III. s.162-168; Yılmaz H. Kâmil, a.g.e., s.188.
[39] Ebû Tâlib el-Mekkî Kutü’l-Kulûb’da Muhabbet Ehlinin Korkuları ve Korkudaki Makamları bölümünde geniş olarak bu meseleyi incelemiştir. (c.II. s.58-83)
[40] Gazzâlî, a.g.e., c.II. s.268.
[41] M. Zeki Pakalın aynı yerde “Mezhep reisleri bir şey söylememişlerdir. İşi uzatan ve büyüten sonradan çıkan bir takım mutaassıplardır” diyor. Bkz. a.g.e., c.I. s.438.
[42] Karabaş Velî, a.g.e., vr.52/b.
[43] Karabaş Velî, a.g.e., vr.52/b.
[44] Karabaş Velî, a.g.e., vr.53/b.
[45] Karabaş Velî, a.g.e., vr.57/a.
[46] Sühreverdî, a.g.e., s.260-261. (25. bâb) ;İbn Hanbel, II/ 343,451,513.
[47] Bildiğimiz kadarıyla Menâzilü’s-Sâirîn Abdullah Ensârî, Herevî’ye (481/1089) âittir.
[48] Karabaş Velî, a.g.e., vr.57/a.
[49] Saçaklızâde Mehmed ve İbrâhim Halebî raks ve devrâna şiddetle karşı çıkmışlar, döne döne zikir yapmanın dîni oyun ve oyuncak hâline getirmekten başka bir şey olmadığını söylemişlerdir. Uludağ Süleyman, a.g.m., s.249.
[50] Karabaş Velî, a.g.e., vr.62/a.
[51] Karabaş Velî, a.g.e., vr.62/a.
[52] Aclûnî “Ben, beni zikredenin celîsiyim.” Şeklinde bir hadis kaydetmiştir. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, c.I. s.201. Hadîsi Deylemî’nin senetsiz olarak merfûan Hz. Âişe’den rivâyet ettiğini belirtiyor.
[53] Gazzâlî, a.g.e., c.I. s.293; Buhârî, Daavât 67’de şu şekildedir: “Rabbini zikredenle zikretmeyenin meseli, diri ile ölünün meseli gibidir.”
[54] Gazzâlî bu hadîse İhyâ’da zikir bahsinde yer vermiştir. Ebû Nuaym ve Beyhakî de rivâyet etmiştir. Bkz. Yıldırım Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ankara 2000, s.346; Buhârî, Âdab 79’da buna benzer şöyle bir rivâyet vardır; “Mü’minin meseli, yeşil ağaç gibidir.”
[55] İbn Mâce, Âdab, 55.
[56] Bolûvî, a.g.e., s.30.
[57] Özellikle İmam Gazzâlî Şâfiî mezhebinin görüşlerini İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde (cilt II) etraflıca îzah etmiştir.
[58] Gazzâlî, a.g.e., c.II. s.284.
[59] Buhârî, Salât 69, Iydeyn 25, Cihâd 79, Menâkıb 15, Nikâh 114; Müslim, Iydeyn 17, 21,22, Mesâcid 18; Nesâî, Iydeyn 34, 35; İbn Hanbel, 2/368, 6/56,83,84,85,166.
[60] Bolûvî, a.g.e., s.35.
[61] Hanbelîler; ud, davul, saz gibi çalgı âletlerini câiz görmezler, bu nevi mûsikî âletlerinin çalındığı düğüne gitmenin doğru olmadığına inanırlar. Fakat mücerret mûsikîyi mübah görürler. Bkz. Uludağ Süleyman, İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ, Uludağ Yayınları, Bursa 1992, s.190.
[62] Gazzâlî, a.g.e., c.II. s.268-306.
[63] II. cilt ilgili yerler.
[64] Sûfîler semâ esnâsında vecde tutulmalarını Hz. Peygamber’in vahyi duyduğu andaki geçirdiği rûhî ve fizîkî değişimlerle ilişkilendirirler. Çünkü ruh, kendisine vahiy ilka olunması esnâsında vahy ile meşgul olup kendisine ilka olunan şeyi hâfız olduğundan cisimden tedbîrini keser. Vahiy alan kimseden, vahiy meleğinin nûru ayrıldığı zaman o şiddetten kurtulur; alnı terler ve yüzü kızarır; bir bağdan çözülmüş gibi ayağa kalkar. Bu hâli bilmeyenler onun bir illete müptelâ olduklarını zannederler. Çünkü onlar hâl-i vahyi bilmezler. Onlar mizâcın bozulmasını yalnız bir hastalıktan kaynaklandığını zannederler, başka türlüsüne akılları ermez. Evliyâullah için de bu ilka-yı melekîde şâyân-ı arzû bir meşreb vardır. Zîra onlar vâris-i nebevîdir. Onlara rûh-i kudsî vâsıtasıyla esrâr-ı velâyet vâki olur. İnsanda kavî bir hâl olup hissî vücûdundan gâib olduğu vakit, eğer bu gaybette ona bir ilim hâsıl olarak, o hâl içinde o ilmi aklında tutar ve rücû yâni sahv hâlinde de o ilmi hatırlar ve Allah’ın ona ihsan ettiği şey kadar cümle kurup o ilmi açıklamaya muktedir olur ise, bu hâl, hâl-i ilâhîdir. Bu hâl geçtikten sonra kalbinde bir sürur ve ferah bulur; ekseriya kendisine bir serinlik isâbet eder. Konuk, Tebîrât-ı İlâhiyye, s.376-377.
[65] Lehv lügatte, oyun, eğlence, fâidesiz ve lüzumsuz iş demektir. Şemseddîn Sâmî, Kâmûs-ı Türkî, s.1249.
[66] Gazzâlî, a.g.e., c.II. s.278.
[67] Yemîn-i lağv; Bir kimsenin bir şey hakkında zannına göre yaptığı yemindir ki, o şey haddizâtında o zan edildiğinin hilâfına bulunur. Bilmen Ömer Nasûhî, Hukûkı İslâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kâmusu, 8 cilt, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1985, c.VIII. s.121.
[68] Gazzâlî, a.g.e., c.II. s.283.
[69] Gazzâlî, a.g.e., c.II. s.306.
[70] Gazzâlî, a.g.e., c.II. s.304.
[71] Süleyman Uludağ bu hadisle ilgili olarak şu bilgileri veriyor; Bu hadîsin kaynakları hakkında Irâkî (Zeynü’d-dîn Ebû’l-Fadl Aburrahmân b. el-Hüseyn, v.806) şu mâlûmâtı vermektedir; neşe ve sevinç zamanlarında bâzı sahâbîler oynamış (hoplamış)lardı. Hadîs Ebû Dâvûd tarafından hasen bir isnatla rivâyet edilmiştir. Bu hadîsi Buhârî de rivâyet etmiştir, ancak onun rivâyetinde “oynadı, hacel” kaydı yoktur. Irâkî, el-Muğnî, İhyâ kenârı c.II.s. 275-300. Bu hadîsin Buhârî, Müslim ve İmâm Ahmed’e atfen Neylü’l-Evtâr’da (c. VI, s. 348) de nakledilen şekli şöyledir; Hz. Ali, kardeşi Câfer ve Zeyd b. Hârise Hz. Hamza’nın kızının bakımı husûsunda ihtilâf etmişler ve her biri bu kıza bakmak benim hakkımdır diye iddiâ etmişler ve hüküm vermesi için Hz. Peygamber’e başvurmuşlardı. Hz. Ali bu kıza bakmak benim hakkımdır. Çünkü amcamın kızıdır. Câfer, kıza bakmak asıl benim hakkımdır. Çünkü yeğenim olduktan başka teyzesi de eşimdir. Zeyd, kıza bakmak benim hakkımdır. Çünkü kardeşimin kızıdır (Hz. Hamza ile Zeyd arasında mânevî bir kardeşlik mevcuttu) demişlerdi. Hz. Peygamber, teyze anne yerindedir, demiş ve kızı Hz. Câfer’in hanımına vermişti. Bu hâdise Ebû Dâvûd’ta da böylece kaydedilmiştir, c. I.s. 530. Hadîste geçen “hacel” kelimesi, bir adam utandığı zaman hayret ve dehşet içinde kalıp cansız maddeler gibi sâkin olma, bir adama bir iş çok müşkil olduğu için ne şekilde hareket edeceğini bilememe gibi anlamlara gelir. Sûfîler bu hadîs ile sahâbenin raksetmiş olduğu hükmünü çıkartmışlardır. Uludağ Süleyman, a.g.e., s.93-94.
[72] Bolûvî, a.g.e., s.36. Sühreverdî eserinin 22. bölümünde Sûfîlerin Semâı başlığı altında semâın Kur’ân, sünnet ve selef-i sâlihinden gelen delillerini anlatıyor ve bu anlatılanların sıdk ehli kimseler için geçerli olacağını belirtiyor. 23. bölümde Semâ Karşı Çıkanlar başlığı altında semâ konusunda doğru yoldan ayrılanlar ve bunlar hakkında verilen hükümlerden bahsediyor. 24. bölümde Semâa İhtiyaç Duymayanlar başlığı altında ehl-i hakkın vecdi ile ehl-i bâtılın vecdleri anlatılıyor ve temkînin önemi vurgulanıyor. 25. bölümde ise Semâ Âdâbı anlatılıyor.
[73] İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn, Ali Ataç’ın başkanlığında bir heyetin Kur’ânî Tasavufun Esasları adıyla Türkçeye tercümesi. İnsan Yayınları İstanbul 1990, 3 cilt. c.I. s.374-391.
[74] İbn Kayyim (751/1350), semâı üç türlü kabul ediyor. Birincisi, Allah’ın sevip râzı olduğu, dinlemeyi kullarına emrettiği, dinleyenleri övdüğü şeylerdir. İkincisi, Allah’ın buğzedip hoşlanmadığı, kendisinden nehyettiği, uzak duranları da övdüğü şeylerdir. Üçüncüsü, mubah kılıp izin verdiği, ne sevip ne de buğzettiği; o tür şeyleri işitenleri ne övdüğü ne de yerdiği şeylerdir. Bu tür şeylerin hükmü aslında mübah olan diğer görülen, koklanan, tadılan ve giyilen şeylerin hükmü gibidir. Bkz. a.g.e., c.I. 375.
[75] Bolûvî, a.g.e., s.38.
[76] Bolûvî, a.g.e., s.44.
[77] Bir gün devlet ricâlinden ve diğer ileri gelen zevattan pek çok kimsenin de Fâtih Câmii’nde hâzır olduğu bir münâzarada devrin âlimlerinden Sarıgürz, Sünbül Efendi’ye “Senin dervişlerin tevhid ederken devrân yapıyorlar. Bunun aslı esâsı nedir?” dedi. Şeyh “Bir insanın ihtiyârı elinde olmazsa, ona şer’an ne ile hükmedilir? Bunlar içinde hiç ihtiyârı olmadan hareket edenler vardır. Gerçi akılları başlarındadır ancak ihtiyarları yoktur” diye cevap verdi. Sarıgürz “Bu ne acayip şey! Hem akılları başında, hem de ihtiyarları yok. Hiç böyle şey olur mu?” dedi. O zaman şeyh, Sarıgürz’e “Sen hiç humma hastalığına yakalanmadın mı? O zaman niçin aklın başında olduğu halde, titreyip duruyorsun” diyerek “ihtiyârın gitmesi aklın zevâlini gerektirmez” dedi. Devamla, “hatırlıyor musun? Sen falan medresede benim hücremin kapısı önünden geçmeye çekinirdin, ben yine o Sünbül Sinan’ım” diyerek susturdu. Öngören Reşat, a.g.e., s.374-375.
[78] Aclûnî, bu sözün hadîs olarak da rivâyet edildiğini, hadis olmadığını, fakat mânâsının sahih olduğunu belirtiyor. a.g.e., c.II. s.35.

Anahtar kelimeler: , , , ,

1 Yorum

Akıl mı, kalp mi? | Metafizik, Parapisikoloji, Anormal, Güç  Yorum zamanı: 27 Nisan 2009

[…] sorduklarında bu makamda cevap verdi ve dedi ki “Hâşâ, belki Rabbimi Rabbim ile bildim.”[19] Ayrıca Cüneyd-i Bağdâdî’nin “Hâdis kadîme yakın olduğunda hâdis için eser kalmaz.” […]

Yorum Yapın