Yrd. Doç. Dr. Kerim Kara

Kişisel İnternet Sitesi

Fameder divx film izle porno sex porno izle porno izle

Karabaş-ı Veli

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 19 Aralık 2008 | Yorum yapılmamış

1020’de (1611) Arabgir’de doğdu. Asıl adı Ali’dir. Boyu uzun olduğu için Atval, siyah Halvetî sarığı sardığı için Karabaş ve pek çok kerâmeti olduğu için Velî lakâbını almış ve bunların birleşmesiyle Karabâş-ı Velî diye meşhur olmuştur. Dindeki yüksek mertebesine binâen Alâeddin sıfatı verilmiştir. İlk tahsilini çocukluğunu geçirdiği Arabgir ve Çankırı’da yaptıktan sonra İstanbul’a giderek Fâtih Medresesi’ne girdi. Medrese tahsîli esnâsında tasavvufa meylederek Kastamonu’ya Şeyh Şa‘bân-ı Velî(976/1568) Dergâhı’ na gitti ve İsmâil Çorûmî’ye (1057/1647) intisap etti. Kısa sürede büyük mesâfeler kat ederek şeyhinin îtimâdını kazandı ve İsmâil Çorûmî’nin emriyle 1040 (1630-1631) yılında Çankırı’ya dervişân arasında çıkan bâzı anlaşmazlıkları çözmeye gitti. Çankırı’daki vazîfesini başarıyla tamamlayan Ali Efendi Kastamonu’ya döndüğünde İsmâil Efendi vefât etmiş ve yerine oğlu Mustafa Muslihiddîn Efendi(1073/1659) geçmiştir. Karabâş-ı Velî sülûkünü Mustafa Efendi’den tamamlamıştır.

Karabaş Velî 1081(1670) târihinde Üsküdâr’a gelip Rum Mehmed Paşa Câmii’nde inzivâya çekildi. Dört sene burada kalıp birbiri ardınca kırk erbain çıkardığı söylenir. 1085 (1674/75) târihlerinde Vâlide-i Atîk Câmii Zâviyesi meşîhatine getirildi. Aynı yıllarda mezkür Câmii vâizliğinde bulundu. 1090 (1679/1680) târihinde Limni Adası‘na sürgün gönderilir. Sürgün sebebi tam olarak anlaşılamamakla birlikte Karabâş-ı Velî’nin  zamânın pâdişâhı IV. Mehmed’in kendisine olan meylini çekemeyenlerin tertîbine uğradığı görüşü ağır basar. O kendisi gibi bir Halvetî şeyhi olan Niyâzi-î Mısrî ile Limni’de aynı yıllarda  ikämete mecbur edilmiştir. Aşağı yukarı dört sene süren bu sürgün hayatından sonra devlet tarafından affedilerek yeniden Üsküdar’a dönmüştür (1094/ 1683 ). Daha sonra 1097(1685-1686) senesinde deniz yoluyla hacca gitti. Hac vazîfesini îfâ ettikten sonra Medîne’ye giderek bir müddet orada kalır. Bu esnâda Medîne’de halîfelerinin sonuncusu olan Şeyh Mustafa b.Ali el-Boluvî’ye hilâfet görevi vermiştir. Müteâkip günlerde onunla birlikte Mısır kâfilesine katılarak Medîne’den ayrılmıştır.

Karabâş-ı Velî’nin içinde bulunduğu kırk bin hacılık kâfile Mısır’a doğru yaklaşırken, Kâhire’ye üç mil kadar kala Nahle Kalesi civârında Geylan Karyesinde hastalanır ve vefat eder 1097(1685/86). Orada Şeyhü’l-Gazzâli denilen bir zâtın türbesine defnedilir.

Kaynaklar aynı zamanda  kendisinin halîfeleri olan Mustafa Ma’nevî, Hasan Çelebî ve Hüseyin Çelebî adında üç oğlundan bahseder. Mustafa Ma’nevî  Sokollu Mehmed Paşa Zâviyesi meşîhatinde bulunmuş aynı zamanda dîvan sâhibi bir şâirdir. Üsküdâr’da Nasûhî Efendi Âsitânesi’nde medfûndur. Çelebi Adnî Hasan Efendi Kâhire’de Kara Meydân diye bilinen mahalde Kırklar Makâmı ta‘bîr olunan âsitânede şeyh idi. Karabâş-ı Velî’nin bir diğer oğlu Çelebi Hüseyin Efendi ise irşâda icâzetli olmakla birlikte târik-i dünyâ olduğu için Karabâş-ı Velî onu herhangi bir beldeye tâyin etmemiş.

Sağlığında otuz iki bin kişiye biat veren ve altıyüz seksen beş halîfe yetiştiren Karabâş-ı Velî halktan zamânın Pâdişâh’ı IV. Mehmed’e kadar geniş bir kitleyi etkilemiştir. Halîfelerinden Ünsî Hasan Efendi’yi Pâdişâh’ın isteğiyle saraya gönderip devrân ile zikir yapmasına izin vermiştir. Karabâş-ı Velî’ye has özelliklerden birisi de başka tarîkatlere mensup dervişleri tarîkatlerini değiştirtmeksizin kendi mensup oldukları tarîkat üzere eğitmesi ve bu yolla pek çoğuna bulundukları tarîkat üzere hilâfet vermesidir. Osmanlı’da ve diğer Islâm ülkelerinde hızla yayılan ve bu arada pek çok şûbesi ve kolu bulunan Halvetiyye tarikati Karabâş-ı Velî ile birlikte yeni bir atılım ve canlılık kazanmıştır.Yetiştirdiği yüzlerce halîfesi vâsıtasıyla Osmanlı ülkesinin büyük çoğunluğunda özellikle Anadolu, Ora Doğu ve Kuzey Afrika’da büyük bir alana hitap etme gücü bulmuştur.Pek çok yeni şûbe kazanmıştır.

Gerek devrinde gerekse daha sonra yazılan bibliyografya kitaplarında “Kutbü’l-aktâb,mürşid-i kâmil” gibi ünvanlarla anılması tasavvuftaki yerinin büyüklüğünü gösterir. Mensupları O’nun Kadem-i Îsâ üzerine vâki olduğuna inanırlar. Tasavvufta her mürşidin bir peygamberin kademi üzere olduğu kabul edilir. Bu konuya yabancı bâzı yazarlar bağlılarının onun Îsâ olduğuna inandıklarını yazarlar ki bu tâmâmen konuyu bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Dilden dile nakledilen menkıbe ve kerâmetleri onun Velî lakabı almasına sebep olmuştur. Yazdığı ondan fazla eserleriyle dînî ve tasavvufî görüşlerini ortaya koymuştur. Arabça yazdığı eserlerinden bâzısının Türkçe’ye tercüme edilerek Arabça bilmeyen müridlerinin de istifâde etmesini istemiştir. Eserlerinin Istanbul kütüphanelerinde pekçok nüshasının bulunması onların tasavvuf muhitlerince ne denli kabul gördüğüne delildir. Gerek kendi yazdığı eserlerinden gerekse hayatını anlatan otobiyografilerden onun İslâm’ın kurallarına son derece riâyetkâr bir insan olduğunu anlamak mümkündür. Tasavvufta ana hatlarıyla İbnü’l-Arabî’nin sistemleştirdiği vahdet-i vücûd anlayışına bağlıdır. Kurucusu olduğu Karabâşiyye tarîkatı Nasûhiyye, Bekriyye, Ârifiyye, Hüseyniyye adlı dört kola ayrılmıştır.

Eserleri

Karabâş-ı Velî devrinin ilim anlayışına uyarak eserlerini ekseriyâ Arapça yazmıştır. Başlıca eserleri şunlardır.

  1. Kitâb-ı Şerh-i Fusûsu’l-Hikem el-Müsemmâ biKâşifi’l-Esrâr: İbn Arabî’nin Fusûsu’l Hikem’ine Arabça yapılmış bir şerhtir.
  2. Câmi‘u Esrâri’l- Fusus: Karabâş-ı Veli yapmış olduğu Fusus şerhini bu eserinde özetlemiştir. Bu eserin dikkat çekici bir özelliği baş tarafında geniş bir biçimde ilimler tasnifi yapılmasıdır.
  3. Devrân-ı Sûfiyye: Karabâş-ı Velî’nin yaşadığı dönemde üzerinde bir hayli tartışma yapılan devran ile zikrin cevâzına dâir yazdığı Arabça bir risâledir. Eser kendi isteği üzerine halîfelerinden Mustafa el-Bôlûvî tarafından bâzı önemli açıklamalarla Türkçe’ye çevrilmiştir. Âdâbu’t-Turuk adıyla basılan risâle Karabâş-ı Velî’nin basılmış tek eseridir.
  4. Mi‘yâru’t-Tarîka: Tarîkat âdâbına dâir yazmış olduğu Arabça bir risâledir. Pek çok Türkçe tercüme nüshaları mevcuttur.
  5. Risâle-i Tarîkatnâme: Müslümanları avam, havas ve ehas olmak üzere üçe ayıran Karabâş-ı Velî önce avâma lâzım olan zarûri dînî bilgileri anlatır ve daha sonra havâs ve ehassa gerekli olan tarîkat âdâbını anlatan eser Türkçe’dir.
  6. Şerh-i Akâidi’n-Nesefiye: Karabâş-ı Velî Ömer Nesefî’nin Akâid’ini tamâmen tasavvufî bir yaklaşımla, özellikle vahdet-i vücut anlayışıyla şerhetmiştir. Bu eser müellifin oğlu Şeyh Mustafa Ma‘nevî tarafından daha babasının sağlığında Lübbü’l-Akâid adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir.
  7. Esâsü’d-Dîn: Dinde önem verilecek konulardan bahseder.
  8. Risâle fî Beyân-ı Usûl-i Erbaa: Âlemin asılları ve bir takım hurûfî mânâları ihtivâ etmektedir. Eser Arapçadır.
  9. Şerh-i Kasîde-i Aşkiyye: İbn Arabî’nin Kasîde-i Aşkiyye’sinin Arabça bir şerhidir.
  10. Ta‘bîrnâme: Rûya tâbiri konusunda yazdığı Arabça bir eseridir.
  11. Tefsîr-i Sûre-i Tâhâ: Tâhâ Sûresi’nin tasavvufî bir tefsîridir.
  12. Risâle fî’t-Tasavvuf: Bâzı tasavvufî konular üzerine yazılmış Arabça bir eseridir. Diğer yandan bâzı ansiklopedi ve Kütüphâne kataloklarında Karabâş-ı Velî’ye nisbet edilen Tecvîd-i Karabaş’ın Ali Atval ile bir ilgisi yoktur.

Bibliyografya

  • Karabâş-ı Velî, Kâşifü Esrâri’l-Fusûs, Süleymâniye Ktp., H.Mahmut Efendi, nr.2225;
  • Senâîzâde Hasan Efendi, Menâkıb-ı Hazret-i Şeyh Nasûhî, Süleymâniye H.Mahmut Efendi, nr.4573/1,v.r.11/b;
  • Hâs Ibrâhim, Menâkıb-ı Hz. Şeyh Hasan Ünsî Süleymâniye Ktp. H.Mahmut Efendi, nr.4607, vr.21/b;
  • Harîrîzâde Kemâledin, Tibyânu Vesâil-ü’l-Hakâik fî Beyâni Selâsili’t-Terâik, Süleymâniye Ktp. İbrâhim Efendi, nr.430, vr.58/a;
  • Vassâf Hüseyin, Sefînetü’l-Evliyâ, Süleymâniye Ktp. Yazma Bağışlar;  nr.2308. IV.s.12;
  • Vicdânî Sâdık, Tomâr-ı Turuk-ı Aliyyeden Halvetiyye Şehzâdebaşı 1338/1341. S.65;
  • Hocazâde Ahmet Hilmi, Ziyâret-i Evliyâ, İstanbul 1327s.127;
  • Tabibzâde Mehmet Şükrü, Silsilenâme-i Turuk-ı Aliyye. H.Selim Ağa Ktp.  Hüdâyi Efendi Blm.1098 8/a.;
  • Mehmed Reşad, Târîh-i Râşid,I.s.357;
  • Bursalı M.Tâhir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333.I.s.148;
  • Mehmet Süreyyâ Bey, Sicill-i Osmâni Yâhut Tezâkir-i Meşâhir-i Osmâniyye. İstanbul, 1311,III.;
  • Bursâlı M. Tâhir, Kibâr-ı Meşâyih ve Ulemâdan On Iki Zâtın Terâcim-i Ahvâli, İstanbul, 1317;
  • Pakalın M.Zeki, OsmanlıTârih Deyimleri Ve Târih Terimleri Sözlüğü, M.E.B. İstanbul 1983.II. s.188;
  • Bilmen Ö.Nasûhî, Büyük Tefsir Târihi -Tabakâtü’l-Müfessirin- İstanbul, 1974.II.s.378;
  • M.E.B. Türk Ansiklopedisi, Ankara 1974,XXI.s.251.

Yorum Yapın