Yrd. Doç. Dr. Kerim Kara

Kişisel İnternet Sitesi

Fameder divx film izle porno sex porno izle porno izle

Karabaş-ı Velî’de Tövbe Anlayışı

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 27 Aralık 2008 | 1 Yorum yapılmış

Genellikle tasavvufî makamların ilki sayılan tövbe, lügatte çeşitli anlamlara gelmektedir.[1] En çok bilinen anlamıyla tövbe, tutulan yoldan Hakk’a dönüş demektir.[2] Kötü hallerin her çeşidinden pişman olup iyi hallere yönelme de tövbe kelimesiyle ifâde edilir.[3] Bir anlamda tövbe, kulun irâdî olarak günahları bırakıp Allah’ın memnun olduğu işlere yönelmesidir.[4]

Kur’ân’da Allah Teâlâ “Ey iman edenler, hepiniz toptan Allah’a dönününüz, umulur ki, felâh bulursunuz” (en-Nûr, 24/31) buyurarak tövbeyi toptan, bütün mü’minlerden isterken tövbeyi kurtuluş vesîlesi olarak îlan ediyor. Allah tövbede samîmiyet ve ciddiyet de istiyor. Bunun için dönüşü olmayan Nasuh tevbesine[5] (et-Tahrîm, 66/8) teşvik eden ve önce istiğfârı, ardından tövbeyi emreden âyetler vardır; “Hem istiğfar edin; bağışlamasını dileyin, sonra O’na tövbe edin ki sizi belirli bir zamâna; yâni ölüme kadar güzel bir şekilde yaşatsın ve âhirette her fazîlet sâhibine mükâfâtını versin.” (Hûd, 11/113)

Kur’ân’da geçen “Tevvâb” (tövbeleri kabul edici) “Gaffâr” ve “Gafûr” (Bağışlayıcı) gibi esmâ-i hüsnâ ile Peygamber’imizin bir rivâyette günde yetmiş, bir başka rivâyette yüz defa istiğfar ettiği (Buhârî, Deavât 3; Tirmizî, Deavât 38; İbn Hanbel, 1,38) haberi konunun önemini belirtir. Zünnûn el-Mısrî “Avâmın tövbesi günahtan, havâssın tövbesi gafletten, peygamberlerin tövbesi de, diğer peygamberlerin ulaştığı dereceye erişememe konusundaaki aczlerini görmektendir. demiştir.[6]

Kur’ân’da tövbe Allah’tan kullarına ve kullardan Allah’a olmak üzere iki yönlü anlatılır. Allah’tan kullarına tövbe, Allah’ın onları isyandan kendi tâatine döndürmesidir. “ …sonra tövbe etmeleri için Allah onların tövbesini kabul etti.” (Tevbe, 9/118) Râbia’ya adamın birisi “Çok günah ve isyan işledim, eğer tövbe etsem Allah da beni affeder mi?” dediğinde “Hayır, eğer O seni affederse tövbe edebilirsin.” diye cevap vermiştir.[7]

Bâzen tövbe Allah’ın yasakladığı bir konuyu mubah kılması anlamında kullanılır. “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, sizde onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (Ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın…” (Bakara, 2/186)

Bâzen tövbe zorluktan kolaylığa geçiş anlamında kullanılır. “(Resûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bâzen) yarısını, (bâzen de) üçte birini yatmadan (ibâdetle) geçirdiğini ve berâberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah’tır. O sizin, bunu yapamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah’ın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun…” (Müzzemmil,73/20)[8]

Ehl-i sünnetin âlimleri, sahih bir tevbenin üç şartı vardır, demişlerdir bunlar; Şerîata muhâlif işleri yapmaktan pişmanlık duymak,[9] hatâlı (ve günah olan şeyleri) derhal terketmek, eskiden işlenen günahların benzerlerini yapmamaya azmetmektir.[10]

Ebû Ali ed-Dekkâk’a göre tevbe üç kısımdır. Bunlar; Tövbe, İnâbe ve Evbe’dir.[11]

Tevbe: Allah’tan korkarak günâhı terketmektir. Tövbenin birinci basamağıdır. Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyruluyor ; “Ey îman edenler! Allâh’a samîmî bir tövbe ile tövbe edin.” (et-Tahrîm, 66/8)

İnâbe: Sevap umarak tevbe eden kişi inâbe sâhibidir. Kulun Allah’ın sevap ve mükâfâtına bel bağlayarak O’na yönelmesidir. Tevbenin ikinci basamağıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyruluyor ; “Azap gelip çatmadan Rabbınıza dönün(inâbe)” (ez-Zümer,39/54)

Evbe: Sevap beklediği ya da azaptan korktuğu için değil, Allah’ın rızâsını kazanmak ve sâdece O’na yönelmek için yapılan tevbedir. Bu tevbe, tevbenin en ileri derecesidir. Kur’ân’da Dâvûd, Süleymân ve Eyyüb (a.s.)’ın tevbedeki durumlarını evvâb kelimesiyle anlatan âyetler (Sâd, 38/17,19 ve 44) buna işârettir.

Karabaş-ı Velî’ye göre sâlike tövbe farz-ı ayndır. Tarîkate giren bir kimsenin en evvel kâmil bir mürşit elinde tövbe ve inâbe etmesi şarttır. [12]

Tövbe eden kişi, önceki yaşamında yapmış olduğu kötü davranışlarının günah olduğunu kabul etmiş, ve bir daha yönelmeyeceğine dâir şeyhin huzûrunda söz vermiş demektir. Tarîkata girerken yapılan tevbenin âdab ve ve kaidesi vardır. Bunun temeli ashâbın Hazret-i Peygamber (a.s.)’a bîat etmesine dayanır. Erkek müslümanlar Hz. Peygamber (a.s.)’ın elini tutup tövbe ve bîat etmişlerdi. Mekke’nin fethinden sonra kadınlar da Hz. Peygamber’in (a.s.) huzûrunda tövbe ve bîat etmişlerdi. Bir kabın içine önce Hz. Peygamber (a.s.) elini koymuş çıkartmış, sonra kadınlar o kaba ellerini sokmak sûretiyle tevbe ve bîat etmişlerdi.[13]

Bu sünnetten hareketle eğer sâlik erkek ise şeyhin elini eliyle tutarak bîat eder. Eğer kadın ise bir bezin bir tarafını şeyh diğer tarafını kadın tutarak bîat eder. Erkekler gibi kadınlara da tövbe etmek farzdır. Mürîdin, tövbesini şeyhin verdiği tövbe usûlü ile etmesi gerekir.[14]

Tövbe konusu bahis mevzûu olunca günahtan da bahsetmek gerekiyor. Karabaş Velî günahları üç kısımda inceliyor;[15] Birisi kul ile Allah arasındadır.[16] İnsan Allah’ın yasakladığı, hoş görmediği davranışları yapmak sûretiyle günah işleyebilir. Burada yapılan hatânın bir başkasına zararı yoktur. Onun ilâcı, derhal o fiilleri terketmek, Allah’tan korkmak ve tövbe etmektir.[17]

Cüneyd’e tövbe nedir? Diye sorulduğunda “ Günâhını unutmandır.” diye cevap verir. Sehl’e tövbe nedir? diye sorulduğunda “Günâhını unutmamandır.” diye cevaplar.[18] Cüneyd’in sözünün mânâsı şudur; Yapmış olduğun günâhın tatlılığını kalbinden öyle bir çıkarmalısın ki, o fiili hiç yapmamış gibi olasın.[19]

Günâhın ikinci kısmı “hukuk-ı ibâd” denilen kul haklarıdır. İnsan gerek fiilleriyle, gerekse söz ve halleriyle başkalarının haklarına tecâvüz etmiş olabilir. Bu vebalden kurtulmadan tasavvuf yoluna girilmez. Onun tövbesi hak sâhiplerine edâdır.[20] Sâlik olmak isteyen, üzerinde bulunan kul haklarını, tazmînat yoluyla ya da gerektiğinde özür dileyerek ödemelidir.[21]

Günâhın üçüncü kısmı, üzerine farz olanları terketmek sebebiyledir. Bu günah çeşidi, Allâh’a karşı sorumlulukları çeşitli sebeplerle yerine getirmemekten doğan vebaldir. Müslüman her şeyden önce Allâh’a itâat etmelidir. Onun tövbesi kazâdır.[22] Sâlik olmak isteyen kişi bu tür hatâlarına da üzülmeli, derhal geçirdiği ibâdetlerini kazâ etmelidir. Böylelikle kişi, hâlini düzeltmeye geçmişinden başlamış olur.[23]

Karabaş Velî tövbeyi gusül abdestine benzeterek bu konuda bir zâhir-bâtın ayrımına gidiyor.[24] O’na göre bu tövbeleri yapmakla kişinin ancak zâhirindeki bulanıklığı gider, fakat bâtınındaki bulanıklığı gitmez. Tarîkat makamında olan dervişin guslü şu üç şeyden tövbedir; Birincisi, insana aşırı kuvvet veren yiyecek ve içeceklerden ve güzel giyeceklerden vaz geçmesidir. İkincisi, konuşmada aşırılıktan vaz geçmesidir. Üçüncüsü, uykuda aşırılıktan vaz geçmesidir.[25]

Dervişin bâtınındaki bulanıklığın gitmesi için, daha derin düşünerek, vücûdunda haramdan hâsıl olan lahmı, şahmı (eti ve yağı) arıtması gerekir. Bu tür haramdan hâsıl olan eti, yağı riyâzetle yok etmelidir.[26] Halvetiye’de riyâzete çok önem verildiğini hatırlarsak, bunun sebeplerinden birisinin sâlikin vücûdunda şüpheli şeylerden zerre bir şey bırakmamak olduğunu söyleyebiliriz.

Bâtınındaki bulanıklığı gidermek için sâlik, riyâzetle birlikte kalbinden mâsivâ muhabbetini (Allah’tan başkalarının muhabbetini) tevhit nûru ile kaldırmalıdır. Bu işlem kâmil bir mürşidin yardımı olmadan olmaz. Onun için sâlik şeyhinin târif ettiği zikirlerle meşgul olarak, kendini tamâmen Allâh’a vermeli, gönlünde başka bir şeyin muhabbetine izin vermemelidir.

Sâlikin bâtınındaki bulanıklıktan kurtulması için aynı zamanda lisânından zâhir olan fuhşiyâtı (kötü sözleri) kaldırması lâzımdır. Ağzından kötü söz çıkmamasına gayret göstermelidir. Buna mukabil her hâlinde dilinde Allah’ın zikri dâimî olmalıdır.[27]

Mârifet makamındaki dervişin guslü de üç şeyden tevbe etmeleridir. Bunlar; dünyevî hazlardan yüz çevirmek, uhrevî hazlardan yüz çevirmek, keşf ve kerâmetlerden yüz çevirmektir.[28]

Hakîkat makamında olan dervişin guslü de üç şeyden rücûdur. Yâni sâlikin, âsâra (gönlüne beliren mânevî alâmetlere), ef’âle (fiilî tecellîlere) ve sıfâta (sıfâtî tecellîlere) bakmaktan vazgeçmesidir.


[1] Tevbe, “Evbe” kökünden gelir. Başlıca anlamları; Geri dönmek, sür’at, kast ve azmetmek, âdet, doğruluk ve istikamet, bal arısı, yol, cihet ve semt, geceleyin suya gelmek. Bkz., Âsım, Kamûs Tercemesi, c.I. s.140.
[2] Isfahânî, a.g.e., s.30; Refîk el-Acem, Mevsûatü Mustalahâti’t-Tasavvufi’l- İslâmiyye, Mektebetü Lübnân Nâşirûn, 1999, s.212.
[3] el- Halebî, Ebu’l- Abbâs, Şihâbüddîn Ahmed b. Yûsuf, Umdetü’l- Huffâz fî Tefsîr-i Eşrefi’l- Elfâz (Mu’cemu Maânî Kelimâti’l- Kur’âni’l- Kerîm), Seyyid Neşriyat, İstanbul 1987, s.77.
[4] Necmüddîn Kübrâ, Usûlu Aşere, Tasavvufî Hayat adıyla hazırlayan Mustafa Kara, Dergah Yayınları, İstanbul 1996, s.45; Sülemî, a.g.e., s.23.
[5] Tevbe-i nasûh; o günâhın misli bir günâha bir daha dönmemek üzere niyeti sağlamlaştırmak demektir. İbn Abbas “ Tevbe-i nasûh; kalben pişmanlık, dil ile istiğfar, bedenden söküp atma ve bir daha dönmemek üzere niyettir.” demiştir. el-Cürcânî, Es-Seyyid eş-Şerîf Ali b. Muhammed, Kitâbü’t-Ta’rîfât, 1283, s.48; Cürcânî ve eserleri için bkz. Gümüş Sadreddin, Seyyid Şerif Cürcânî, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Neşriyatı, İstanbul 1984.
[6] Sühreverdi, Avârifü’l- Maârif, Hasan Kâmil Yılmaz- İrfan Gündüz tarafından Tasavvufun Esasları adıyla Türkçe’ye yaptığı tercüme. İslâm Mecmuası- Vefâ Yayıncılık, İstanbul 1990. s.605.
[7] el- Acem, a.g.e., s.211.
[8] el- Halebî, a.g.e., s.77.
[9] Hz. Peygamber (s.a.s.) tevbeyi “nedâmet” mânâsında da söylemiştir. İbn Mâce, Zühd, 30. İbn Hanbel, VI, 264.
[10] Kuşeyri,a.g.e., s.227.
[11] Kuşeyrî,a.g.e., s.230
[12] Mi’yâru’t- Tarîka, vr.218/a.
[13] Buhârî, Şurût 1, Ahkâm 49; Müslim, İmâret 88; İbn Hanbel, 6/ 265, 6/ 270; İbn Mâce, 43.
[14] Mi’yâru’t- Tarîka, vr.218/a.
[15] Tarîkatnâme, Süleymâniye Hacı Mahmud Efendi nr.2337/1, vr.19/a.
[16] Karabâş-ı Velî, Beyân-ı Şerâit-i maa Usûl-i Aşar, İst. Belediye Ktp. Osman Ergin, nr.1343, vr.12/b.
[17] Kuşeyrî, a.g.e., s.230.
[18] Kelabâzî, a.g.e., s.111.
[19] Ebî Huzâm, Enver Fuâd, Mu’cemu’l-Istılahâti’s- Sûfiyye, Mektebeti Lübnân Nâşirûn, 1993, s.65.
[20] Beyân-ı Şerâit-i maa Usûl-i Aşar, vr.12/b.
[21] Kuşeyrî, a.g.e., s.230.
[22] Beyân-ı Şerâit-i maa Usûl-i Aşar, vr.12/b
[23] Kuşeyrî, a.g.e., s.230.
[24] Beyân-ı Şerâit-i maa Usûl-i Aşar, vr.12/b.
[25] Beyân-ı Şerâit-i maa Usûl-i Aşar, vr.12/b.
[26] Tarîkatnâme, vr.19/a.
[27] Tarîkatnâme, vr.19/a.
[28] Beyân-ı Şerâit-i maa Usûl-i Aşar, vr.12/b.

Anahtar kelimeler: , , ,

1 Yorum

akıncı zülfikar  Yorum zamanı: 21 Aralık 2009

“Tevbe Verme”nin tarihçesi..

“…İçlerinden birisi şöyle demişti: “bizler insanları tevbe ettiriyoruz”
Dedim ki: onları neyden tövbe ettiriyorsunuz? Dedi ki; yol kesmekten, hırsızlıktan ve benzeri şeylerden. Dedim ki; sizin onları tevbe ettirmenizden önceki halleri tevbe ettirmenizden sonraki hallerinden daha hayırlıdır. Çünkü onlar üzerinde oldukları şeyin haram olduğuna inanan, Allah ın rahmetini uman, O’na tevbe eden ya da tevbe etmeye niyet eden fasıklar idiler.. Sizler tevbe ettirmenizle onları Allah’ın buğzettiğini (bidatleri) seven, sevdiğine buğzeden (sünnetleri) , İslam Şeriatından çıkmış sapıklara çevirdiniz.. Ve onlara kendilerinin ve başkalarının üzerinde oldukları bu bidatlerin
masiyetlerden daha şerli olduğunu açıkladım…”

( İmam İbni Teymiyye-Mecmu-ul Fetava 11-472 )

Ne tevafuktur ki aradan yedi sekiz asır geçtiği halde bazı gulat sofilerin bidatçi batıl kelamları ve usulleri aynı. “Tevbe Veren” şeyhler var. Ve bu şeyhler ve halifeleri vekilleri vs, “Efendimiz meyhaneden kerhaneden adam kurtarıyor, daha ne yapsın! Tevbe veriyor ve kişileri fısku fücurdan kurtarıyor, içki fuhuş vs günahlar işleyeceklerine kendilerini dergaha şeyhe adıyorlar, dediğiniz bidatler olsa dahi neticede Allah yoluna gidiyorlar ve dergah ehli olmaları meyhaneden fuhuşhaneden daha mı kötü?”

Tevbe ettirmek ve de Fısklardan çekip almak kelamı ta o zaman da varmış.
Oysa dinen sabittir ki Şeytana, Bidatler Hurafeler ,Fısku Fücurdan daha sevimli gelir. Zira Fıskın Masiyetin tevbesi var amma Bidatten tevbe de yok. Allah tevbe kabul etmez manasında değil bu dediğimiz; haşa, tevbe kapısı son ana veya kıyamete dek açıktır. Yani diyoruz ki, kişi tevbe etme ihtiyacı bile hissetmez kendini Hak üzere sandığı için.. İşte bu sebeble fısklar Masiyetler Bidatler kadar sevimli cazip ve yıkıcı ifsad edici gelmez Şeytan’a! Sureti Hakdan görünen Bidat ve Hurafeler daha yıkıcı daha çirkin daha şerlidir…

Bir sarhoş veya zani, içerken dağıtırken kendini, o günahının ezikliğiyle Allaha bazen daha da yaklaştığı olur, hatta derler ki bazı veliler, “Subhanallah! Allaha sevabımla yaklaştığımdan daha çok günahımla yaklaşıyorum”. Neden? Çünkü orada kişi yediği haltların ezikliğini hissediyor, ve yaparken de neticesinden de pişmanlık veya vicdan azabı duymakta, ve bazı durumlarda bu ezikliğin kulun Nasuh tevbesiyle dönüşüne vesile olduğu görülmüştür. Bişri Hafi hazretlerinde ve daha nice evliyada olduğu gibi..
Tabi Yahudilerin mantığıyla davranmayı teşvik ettiğimiz yok burada, yani günah işleyeyim de sonra onla yakınlaşırım Hakka gibi bir niyet-mantık sadece Yahudiliktir. Amma bir kez olmuşsa bir günah, artık ondan dahi Hakka giden bir yol bulmak, onda ısrar etmeyip aczini fakrını haddini Rabbını bilip mağfiret dileyip tevbe ile ona yönelmektir. Böylece kişi bazen günahıyla dahi O na yakınlaşır ve bazısında bazı keresinde bu, sevab amellerle bile olmayacak kadar mukarreblik kesbeder.. Yani günah yapalım değil haşa dediğimiz, amma, günahkar haddini bilir ve tevbe eder, oysa bidatçi sofi hurafeci zahid kibirlidir ve kibir bir yana tüm samimiyetiyle de olsa kendinden emindir yaptığını da Hak zannettiği için tevbeye gerek duymaz…
Oysa bilmez ki bidatine ecir yok hatta Mevla yı daha da gadablandırır..
Evet, günahkarlardan günahıyla dahi yakınlaşan çoktur..

Amma hiç bidatle hurafeyle Allaha yaklaşan görmedik!
Aksine kendisine “takvalı pozları kesen” bir imaj oluşturup bununla avunsa da bidatçiler, neticede dinen sabit ki sevabdan yana nasipleri yok ve o amelleri merduddur red edilmiştir. Ecri olmadığı gibi Allah Tealayı daha da gadablandırmaktadırlar..

Nerde serhoşun fahişenin kula yakışan ezikliği ve Allahın nasip etiklerinde gördüğümüz gibi günahıyla bile O na yaklaşabilmesi, nerde zahid arif aşık kamil kutub gavs (?) larımız ve bunlara tabi bidatçiler yığını?
Keşke meyhanede kalsa ve sahih davetçilerin, gazilerin, cihadilerin davetine dek orda bekleselerdi, bu daha ehveni şer olurdu..

Tevbe verdi ne demek? İster istemez soruyorsunuz; tevbe verince fiş de veriyorlar mı? Hadi onu geçtik; tevbe ettirdiler diyelim, neden tevbe ettirdiler nereden çıkardılar ve neye dahil ettiler? Meyhaneden çıktı Puthaneye girdi. Şeyhülislamın da dediği gibi, yav hiç dokunmasanız daha ehveni şer bir halde idiler. Daha evla idi eski halleri!
Meyhaneci amma fasık da olsa Müslim olan biri mi daha evla yoksa amelinde ciddi fısklar olmayan hatta faziletli bazı ibadetlere imzasını atmış olan amma Rabıta denen Şirk bidatten Vahdeti Vücut küfrüne, Şeyhe kör taklitle ve tam teslimiyetle Teslim olma ve Rab edinme ve ona ilahi bir çok sıfatı isnad ederek İlah edinme ve böylece ona sığınma undan umma ona dua etme ondan isteme ve onu ibadette ve duada ortakçı kılma küfürleri.. Bunlar bidatlere dair. Bir de mevcut tağutla olan işbirlikleri veya belam statüsündeki duruşları.. Şimdi sofi olan o meyhaneci artık daha bir “devletim ordum..” diye sahiplenecek ve tam bir sürüleştirme köleleştirme çalışmasıdır bu! Şeyh efendileri diyecek ki “oğlum bu devlet –haşa- bizimdir, ululemirdir, fitne (?) çıkarmayalım, fitneyi uyandırmayalım, aşırılık(?) lardan ve tenkitten hele hele isyan dan kaçınız!” Oysa fitne, Hilafetin Yahudiler Sabatayistler Masonlar ve mürtedler münafıklar eliyle içerden, ve dışardan Yedi düvelde savaştığımız Batılı ve Doğulu Tağutlar Haçlılar eliyle türlü hile ve pisliklerle yıkıldığı tarihten beri yani yaklaşık yüz senedir uyanıktır ayaktadır. Uyuyan biri varsa bu gafil sözde İslamcılardır! Fitne ayaktadır, ve devletperest şeyhler hocalar kusura bakmasınlar; biz cihadiler de bu oyunu bozarız! Ayetin de vurguladığı gibi, asıl Kendileri bir fitneye düşmüşler haberleri yok.. Cihad dan kaçan ve bırak beni fitneye düşürme diyenler hakkında nüzul olan bir ayette aynen öyle der.
“Asıl kendileri bir fitneye düşmüşler..”

Buradan da anlamaktayız, her ile ilçeye nerdeyse artık her köye devlet gözetimi ve hatta açıkça desteğinde “mantar biter gibi” dergahlarını tekkelerini vakıf ve derneklerini dersane ve şirketlerini partilerini vs açabilen bu cemaat ve tarikatların isteyerek veya istemeyerek bilerek veya bilmeyerek, bir şekilde Tağutun askeri veya onu meşrulaştıran konumunda olduğunu. Oysa üç tane gerçek Müslüman silahsız da olsa, bir arada bir masada otursa rejim hemen takibata alıyor ve zulmetmeye başlıyor, ev baskını, gözaltı, mahkemelerde süründürerek bezdirme çabası, hapis, işkence veya faili meçhuller.. Ötekiler ise her ile ilçeye “mantar biter gibi” bir derecede serbestçe rahatça dergah dernek dersane şirket vakıf ve şubelerini açabilmekte ve büyük rakamlara varan kitleleri peşlerine sürükleyebilmektedirler..
“Pavlus dan Fethos Gülenos’a tahrif ve ihanet” adlı eserimde ılımlı İslamcılar ve bidatçiler hakkında yeterli bilgi ve belge mevcuttur.. Tağutun yol verdikleri ile yolunu tıkadıkları.. Bunu idrak eden meseleye bir de bu açıdan bakan için sorun zihninde çözülmüştür sanırım..

Allah tevbeleri bizzat kabul ettiğini ve sadece kendisinin mağfiret ettiğini beyan ettiği halde insanın insana gidip günahlarını itiraf etmesi ve bunu sıkça belli aralıklarla tekrarla yapması, sürekli şeyhe gidip el tutup tevbe etmesi, Rahiplere gidip günah çıkartan bir teslisçi gibi olmak dinde var mıdır? Tek fark var arada; bazı tarikatlerde şeyh efendilerine olan tevbe tazeleme, gidip şarj olup gelme süresi üç aydan üç aya, Haç cılarda ise her hafta Pazar dan pazara! Bir grup birkaç ayda bir günah çıkartırken öbürü haftada bir. Başka da fark yok..

Allah ın Hakka Hakikate susamışlar için açtığı her kuyunun başını birileri tutmuş ve tekeline almış, kendisine endekslemiş, ya o putu öpüp eğilerek altından geçeceksiniz ya da sözüm ona su yok!

Evet bizzat sahih tasavvufun deyimiyle dersek yol urucu şakilerin her biri bir yolun başını tutmuş, Hakka giden ne kadar yol varsa güya kendilerine ipotek etmiş rehin almışlar, gasb etmişler!

Ve gafil cahil kimseler de bu putlara secde etmeden bunlara tapınmadan Hakka vasıl olunamayacağına inanarak küfre düşmekte ve bu gasıp yol urucu şakilere secde etmekte bulmaktalar çareyi..

Nefsi tezkiye ve terbiyenin, kibri ve hevayı kırmanın, kibirli nefis burnunu sürtmenin yolu bir başka kula secde etmek midir? Yoksa Allah karşısında secdeyle burnu sürtmek midir? Nerden çıkarıyorlar bu nefis terbiye ve tezkiyesinin yolunun başka bir kula secde etmekten rab veya ilah edinmekten geçtiğini?

Evet aracısız vesilesiz olmaz. Amma hangi hususda?
İlimde aracı şart, İbadette aracı şirk!
Yani; ilim için muhakkak vesileler vardır, amma ibadette ve yardım istemede,
Yani kullukda ve duada aracı ortakçı şirktir..

Fatiha Suresinde açıkça her gün dille defaatle tekrar ettiğimiz amma ruhundan manasından ve iman etmekle ve amel etmekle emrolunduğumuz manasından habersizce ezberden okuyageldğimiz şu ayette dendiği gibi;
Yalnız sana İbadet eder ve Yalnız senden Medet umarız…
Ubudiyet ve İstiane..

Evet, şefaat da hak keramet de, veli de var ledün de var istiare de istişare de..
Amma Gulat Sofiye ile Ehli Sünnetin tarifleri bambaşkadır. Tariflerde isim benzerliğinden başka bir benzerlik yoktur arada. İçerik bambaşkadır. Hemen her konuda; bizim için önce Beyani bilgi sonra Burhani bilgi sonra da İrfani bilgi ve
Örf gelir.. Bizimkisi Kitab Sünnet ve İcma ile isbat , Akılla da izah edilmeye çalıştığımız bir Hak “Tarif”, onlarınkisi ise sadece “Tahrif”ten ibarettir..

Bir de fasit Trafo misalini çok verir bazı sofiler. Nedir bu trafo? Haşa, Allah dan kullara, Yukardan aşağıya bir, kudret güç, şefaat, mağfiret, ilmi ledün dağıtım “şirketi”.. Yani arada bu trafolar olmazsa eve direk gelen rahme yakarmış(?) Subhanallah! Allah ın rahmetini taksim bu işte.. Şirket ortaklık demektir. Burada tasarrufda bir ortaklık kastediliyor aşikar şirktir.. Bu trafo misali daha modern asırda ortaya çıkan zır cahillerin icat ettiği veya diline doladığı, malum elektirik keşfedildiğinden sonra uydurulanlardan ve artık tam bir klasik oldu..

Bir diğer fasit misal de, kullarının halinden habersiz olup gerek haber almak için, kullarının istek ve arzularını kendisine iletecekleri gibi kullarına olan lütufları ve cezaları da yine onlara tatbik edecek iletecek olan aracı getir-götür cü yamaklara kapıcılara odacılara aracılara “ihtiyacı” olan Sultan(?) örneğidir.. Malum ya sen ona direk ulaşamazsın, o da seni direk işitemez, göremez, ve her lütfunu sana direk veremez; onun elleri ayakları sağ kolu sol kolu ve parmakları hükmündeki adamları kabinesi vüzerası ve askerleri vardır, onlara rica minnet edecen ki
sana şefaatçi aracı olsunlar..

Akıncı Zülfikar

Yorum Yapın