Yrd. Doç. Dr. Kerim Kara

Kişisel İnternet Sitesi

Fameder divx film izle porno sex porno izle porno izle

Karabaş-ı Velî’de Tecellî Düşüncesi

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 28 Aralık 2008 | Yorum yapılmamış

Tecellî Arapça “celâ” ve “celv”den gelir, görünme, belirme, kader, tâlih ve Allah’ın lutfuna nâil olma anlamlarında kullanılır.[1] Tasavvufta envâr-ı guyûbdan kalplere münkeşif olan hal diye târif edilir.[2]

Karabaş Velî seccâdenin dört kenârının tecellî-i zâtî, tecellî-i sıfâtî, tecellî-i fiilî ve tecellî-i esmâî[3] olmak üzere dört tecellîye delâlet ettiğini söyler.[4]

Karabaş Velî hırkayı üç türlü kabul eder. Birincisi, sâlikin tecellî-i ef’âle vâsıl olduğunda giydiği hırka-i takvâdır. İkincisi, tecellî-i sıfâta vâsıl olduğunda giydiği hırka-i irfândır. Üçüncüsü, tecellî-i zâta vâsıl olduğunda giydiği hırka-i hakîkattir.[5]

Tecellî-i ef’âl, Hakk’ın zâhirde olan fiilinin, sâlike zuhûr etmesidir ki sâlik, onun zuhûruyla takvâ ile muttasıf olur.[6]

Tecellî-i sıfât, Hakk’ın mezâhir-i ervâhta (ruhların tezâhür ettiği mahalde) zâhir olan envâr-ı sıfâtının (sıfatlarının nurlarının) sâlike zuhûrudur ki sâlik, irfân-ı ilâhîye erer.[7]

Tecellî-i zât,[8] Hakk’ın sâlike sıfat perdelerinden geçerek zuhur etmesidir.[9]

Bu üç tecellînin her biri zuhur ettiğinde sâlik, bir tür tevhîd-i hâlî ile tevhid eder. Yâni tecellî-i ef’âlde tevhîd-i fiilî ile, tecellî-i sıfâtta, tevhîd-i sıfâtî ile, tecellî-i zâtta, tevhîd-i zât ile tevhid eder.[10]

Tecellî-i zâtî, âlem-i lâhûttan zâhirdir. Tecellî-i sıfâtî, âlem-i ceberûttan zâhirdir. Tecellî-i fiilî âlem-i nâsûttan zâhirdir. Tecellî-i esmâ, âlem-i misâlden fâiz ve zâhirdir.[11]

Bu üç tecellî mukabilinde insanda da üç kısım vardır:

Biri hakîkat ve ayn-ı sâbitesi ki ilm-i ilâhî’de tâyin edilmiş ve mevcuttur.[12]

Biri rûhtur ki, âlem-i ervâhta tâyin olunmuş ve mevcuttur. Ona rûh-i sultânî denir.[13]

Bir diğeri nefistir ki, kalb-i huzûrîde insan mizâcı sebebiyle aslî unsurların harâretinden hâsıl ve menşei his ve hareket olan kuvve-i hayvâniyyeyi hâmil olan (rûh-i hayvânî diye isim verilen) buhâr ile rûh-i sultânînin eseri ve feyzi olan rûh-i izâfî’nin ictimâından hâsıl olan bir hey’et-i ictimâiyye ve keyfiyet-i mâneviyedir.[14]

Nefsin üç yüzü vardır:

Bir yüzü âlem-i esfel’e, yâni âlem-i tabîate’dir ki, o yüz ile cesedi ve bedeni tedbîr eder.

Bir yüzü âlem-i ervâhadır ki, onunla rûh-i sultânîden yardım talep eder. İlhamların nurlarını ve kemâlâtın nevilerini kabul eder.

Bir yüzü sırr-ı vücûd-î mufâzdır ki, cisminin vücûd ve bekası onunladır.

Her bir yüzünde ona mahsus sıfat ve ahkâm vardır. Evvelki yüzüne sadr derler ve ikinci yüzüne fuâd ve rûh derler ki o rûh-i izâfîdir.[15]

Bu iki yüzden evvelki sonrakine gâlip olmayıp hattâ mûtedil olup aralarında ittihât ve imtizâc vâki olursa o iki yüzün toplamından hâsıl olan keyfiyet-i mâneviyeye kalb derler ki, onun mertebesi fuâd mertebesinden aşağı ve sadr mertebesinden yukardadır.

Üçüncü yüzü vech-i hâs ki o, cisim üzerine izâfe olunan “sırr-ı vücûd” ile kaimdir ki nefsin zuhûru ve kıyâmı o sırr-ı vücûd iledir. Zîra hâmil-i hayât olan buhâr-ı hayvânî ile eser-i rûhâniyetin toplamından hâsıldır.[16]


[1] Isfahânî, el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân, s.96; Uludağ Süleyman, Tasavuf Terimleri Sözlüğü 191, s.42; Devellioğlu Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara, 1988, s.1257.
[2] İbn Arabî, Istılâhı’s-Sûfiyye, haz. Muhammed Şihâbüddîn el-Arabî, (Resâil-ü İbn Arabî içinde) Dâr-ı Sâdır, Lübnân 1997, s.535; Seyyid Şerîf Cürcânî, gayb kelimesinin cem’i olarak (guyûb) gelmesinin tecellîlerin vürûd yerlerinin çok olması hasebiyle olduğunu söyler. Çünkü her bir ilâhî isimin ihâta ve vücûhü îtibârıyla türlü türlü tecellîleri vardır. Bâtınından tecellîler zuhûr eden gaybların asılları yedidir. 1- Gaybü’l-Hak; gaybü’l-Hak ile O’nun hakayıkıdır. 2-Ev ednâ mertebesinde en gizli temyîz ile gayb-ı mutlaktan münfail olan gaybü’l-hafâdır. 3- Kabe kavseyn mertebesinde, hafî temyîz ile gaybet-i ilâhîden munfasıl olan gaybü’s-sırdır. 4-Gaybü’r-ruhtur. O da emrine tâbi olanlar da temyîz-i ihfâ ve hafî ile munfasıl olan sırr-ı vücûdîdir. 5- Gaybü’l-kalbtir. Burası ruh ile nefsin sarmaş dolaş olma mahalli olup sırr-ı vücûdîyi istîlâ mevkiidir ve bütün kemâlin ahadiyeti kisvesinde sırr-ı vücûdînin isticlâsına zînetidir. 6- Gaybü’n-nefstir. Bu da münâzara-i mâneviyeye ünsiyet derecesidir. 7- Letâif-i bedeniyyenin gaybidir. Bu da cem’an ve tafsîlen letâifin müstehak oluğu şeyi keşf için nazar-i fikriyyenin tertiplenme bölümüdür. Bkz. Cürcânî, es-Seyyid eş-Şerif, Kitâbü’t-Ta’rîfât, 35; Pakalın M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimlerive Terimleri Sözlüğü, III. s.432.
[3] Tecellî-i zâtî; hiçbir sıfat îtibar etmeksizin mebde-i zât olan tecellî yerinde kullanılır. Tecellî-i zâtî esmâ ve sıfâtın tavassutuyla kaimdir. Çünkü Hakk’ın mevcûdât üzerine zâtı haysiyetiyle tecellîsi ancak esmâdan birisinin örtüsü arkasından olmak durumundadır. Tecellî-i sıfâtî; Tecellînin mebdeinin zâttan temeyyüzü ve taayyünü hasebiyle ilâhî sıfatlardan bir sıfat ile olması anlamında kullanılır. Tecellî-i ef’âl; Allâh’ın fiillerinden bir fiilin, kulun kalbine münkeşif olması yerine kullanılır. Mutasavvıflara göre bu mertebe müptedîler için ayak kayacak bir mevkîdir, çok dikkat etmek lâzımdır. Tecellî-i ef’âl, yedi mertebesi olan sülûkün üçüncü mertebesinde zuhûr eder. Tecellî-i esmâ Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından bir ismin kulun kalbine münkeşif olması anlamında kullanılır. Tecellî-i ef’âli Hakk’ın lütfuyla atlatan sâlik, tecellî-i esmâ ve sıfâta yükselir. Böyle bir tecellî vâkî olunca o kimse o ismin altında öyle mağlûp ve o derece büyük bir hayret ve şaşkınlığa düşer ki, eğer Hak o isimle nidâ olunsa o kimse bu nidâya ceap verir. Tecellî-i esmâ, sülûkün yedinci mertebesinde zuhur eder. Bkz. Cürcânî, a.g.e., aynı yer; Enver Fuâd Ebî Huzâm, Mu’cemu’l-ıstılahâti’s-sûfiyye, 1993, s.56-58; Muhammed Gâzî Arabî, en-Nusûs fî mustalahâti’t-tasavvuf, s.54-55; Pakalın M. Zeki, a.g.e., aynı yer; Uludağ Süleyman, a.g.e., s.472.
[4] Nûreddîn Efendi makam-ı rûhu açıklarken zâtî, sıfâtî ve fiilî olmak üzere üç tecellîden bahsederken (bkz. ilgili eser 123) seccâdenin delâlet ettiği mânâları şerhederken tecellî-i esmâyı da katarak dört tecellîden bahsetmiştir. (bkz. ilgili eser 132)
[5] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.224/a.
[6] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.127.
[7] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.128.
[8] Sûfî “makam-ı cem’”de sırr-ı ahadiyyet ile cemîi taayyünâttan müstesnâ olunca tecellî-i zâtın zuhûru onda vâki olur ki, ona kesb-i liyâkat eylemiştir. Ünsî Hasan, Kelâm-ı Azîz, s.322.
[9] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.129. Sehl bu tecellîyi “mükâşefe” olarak adlandırmıştır. Kelabâzî, a.g.e., s.145.
[10] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.129.
[11] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.132.
[12] Mi’yâru’t-Tarîka, vr.224/a.
[13] Mi’yâru’t-Tarîka, 224/a.
[14] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.122.
[15] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.123.
[16] Nûreddîn Efendi, a.g.e., s.123

Anahtar kelimeler: , , ,

Yorum Yapın