Yrd. Doç. Dr. Kerim Kara

Kişisel İnternet Sitesi

Fameder divx film izle porno sex porno izle porno izle

Gönül İçinde Ateş Yanan Bir Ocağa Benzer

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 04 Ocak 2009 | Yorum yapılmamış

Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde Kalp – Gönül

6. Gönül içinde ateş yanan bir ocağa benzer.

Mevlânâ’nın tasavvufî görüşlerinin temeli aşk ve cezbe olarak özetlenmektedir. Mevlânâ’nın gücü aşkından geliyordu, insan düzeyinde yaşanan, ancak temeli baştan başa Allah’ta olan bir aşktı bu.[1] Aşk, insan gönlünde yanan bir ateştir; gönül ise o ateşin ocağıdır. Aşk ateşi, maddî unsurları yakmak sûretiyle ocağı temizler, yâni tasavvuf yolcusunu hakîkatten alıkoyan aşağı, bayağı arzuları yakar, mahveder; sâliki mânentemizler. O zaman insanda yeni bir doğumla, yeni bir hayât başlar. Zâten gönlünde aşk ateşi olmayan kişi bir ölüye benzer. Bir ocağın içinde ateş yanarsa işe yaradığı gibi bir gönüldede aşk varsa işe yarar. Hakk’ın değer verdiği bir gönül olur.

Büyük mutasavvıflardan İmâm-ı Rabbânî de sevgiyi anlatırken, onun mutlaka elemden payı olduğunu söyler. Ona göre elem ve mihnet, muhabbetin ayrılmaz parçasıdır. Fakrı seçen kişinin, mutlak elem ve meşakkatten payı olması lâzımdır.[2] Hak âşığı, her ne kadar acı çekse de âşık olduğu için üzülmez, kınayanların kınamalarına aldırmaz. Çünkü onun gönlü, içinde aşk ateşi yanan bir ocak olmuştur. Nasıl ocak ateşsiz olmazsa insan-ı kâmilin gönlü de aşksız olamaz. Mâdenlerin yüksek ateşli fırınlarda eriyip, âdetâ ateş hâline geldiği bilinen bir gerçektir. Ateş hâline gelen mâden doğal kirlerinden temizlendiği gibi istenilen şekle de bu halden sonra getirilir. Vuslatı arayan gönül aşk ateşi olmadan harekete geçemez. Aşk ateşi yandıkça gönülde ne kir bırakır ne tortu.

Beyit: Ey beni kınayan, âşık olduğum için ayıplayan kişi! Sağ ol, var ol. Ey sağlık, esenlik arayan! Beni kendi hâlime bırak.

Beyit: Benim canım ocaktır. Ateşle arası hoştur. Ateşle mutludur. Zâten bir ocak için ateş yurdu olmak kadar şerefli bir şey yoktur.

Beyit: Böyle olduğu içindir ki, Hak âşıkının ocak gibi gönlünde aşk ateşi yanması gerekir. Bu yanıştaki mutluluğu göremeyen, ilâhi ateşle yanmanın zevkine varamayan kimsenin gönlü aşk ocağı olamaz.[3]

Gönül ile aşk arasında sıkı bir alâka vardır. Âşık olan gönül inler, feryat eder.

Tasavvufta aşk, kâinâtın rûhudur. İnsan, ilâhi aşk sâyesinde varlığın kaynağına yönelir. Bir mutasavvıf olan Mevlânâ da aşka büyük değer vermektedir. Ona göre aşk, Allah’ın sırlarını belli eden önemli bir araçtır. Bu sebeple ona göre âlem, aşk diyârıdır.[4]

Aşk ve zahmet içiçe, birbirinden ayrılmaz iki unsurdurlar. Zahmetsiz aşk olmadığı gibi, arzusuz sevgi de olmaz.[5] Kişinin âşık olduğu gönlünün çektiği acı ve elemden belli olur. Çünkü aşk, gönlü rahat bırakmaz, bir an bile mâşukunu unutturmaz. Kur’an’da şöyle buyruluyor; “Hakîki mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı vakit kalpleri ürperir. Karşılarında âyetleri okunduğu vakit, îmanlarını artırır ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (Enfâl, 8/2) Bir başka âyette de şöyle buyrulur; “Onlar ki, Allah anıldığı vakit kalpleri titrer. Başlarına gelen musîbetlere karşı sabırlıdırlar…” (Hac, 22/35)

Mevlânâ da şöyle söyler;

Beyit: Âşıklık derdi, gönül iniltisinden belli olur. Hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir.

Beyit: Âşıkın hastalığı, derdi, diğer bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, Allah’ın sırlarını belli eden, bir üstürlab, bir vâsıtadır.[6]

Mesnevî’nin birinci cildinin baş taraflarında bir câriyeye âşık olan pâdişah hikâyesi anlatır. Hikâyenin bir maddî boyutu bir de mânevî boyutu vardır. Önce hikâyeyi maddî boyutuyla özetlemek gerekirse; Eski zamanların birinde dünyâ ve âhiret mülküne sâhip bir pâdişah var imiş. Bu pâdişah bir gün maiyetiyle ava çıktığında yolda bir câriye görmüş ve hemen orada ona gönlünü kaptırmış, öyle ki derhal parasını verip câriyeyi satın almış.

Pâdişah câriyeyi sarayına getirmiş; fakat aradığı mutluluğu bulamamıştır. çünkü çok geçmeden câriye hasta olmuştur. Ne kadar mahâretli doktor varsa getirtilmiş, çeşitli ilaçlar verilmiş, fakat câriye bir türlü iyileşmemiş, günden güne hastalığı artmıştır.

Doktorlardan umduğunu bulamayan pâdişah bir gece gönülden Allah’a yalvarır, hâlini arzeder. Ogece rüyâsında bir müjdeci görür. Ertesi günü pâdişah pencere önüne gelipo müjdeciyi bekler. Aynen rüyâsında gördüğü gibi onu, uzaktan süzülüp gelirken görür. Pâdişah hizmetçilerini beklemez kendisi gidip onu karşılar. Büyük bir şevkle o tabîb-i ilâhîyi kucaklar. Ona bütün derdini anlatır ve câriyenin yanına götürür. Olup biteni olduğu gibi anlatır. Tabîb-i ilâhi anlatılanlardan ve yüzünün renginden câriyenin gönül hastası olduğunu anlar.

Tâbîb-i ilâhi hastalığının kaynağını bulmak için odada câriye ile yalnız kalması gerektiğini söyler ve etrafta uzakta ve yakında kimse kalmamasını ister. Yalnızlık temin edildikten sonra Tabîb-i ilâhî elini câriyenin nabzına koyar ve onu konuşturmaya başlar. Geldiği yerleri dostlarını, akrabalarını birer birer sorar. Bu arada nabzını kontrol eder. Câriye böyle konuşurken sıra Semerkand’a gelinceye kadar nabzı normal atar. Semarkand’a gelince birden nabzı yükselir ve yüzü sararır. Zîra câriye Semerkand’da bir kuyumcuya âşık idi.

Tabîb-i ilâhî kızdan kuyumcunun adresini öğrendi ve kıza “seni bu sıkıntıdan kurtaracağım ama sakın sen kimseye bir şey söyleme” dedi. Tabîb-i ilâhî bundan sonra pâdişâha giderek câriyenin hastalığını anlatarak tedbir olarak Semerkand’taki kuyumcuyu getirmesi gerektiğini söyledi. Pâdişah kuyumcuyu getirmek için Semerkand’a iki elçi gönderdi ve elçiler kuyumcuyu türlü hediyeler ve vaatlerle iknâ edip pâdişâhın sarayına getirdiler.

Pâdişah kuyumcuyu karşıladı ve altın hazînesini ona teslim etti. Sonra Tabîb-i ilâhî pâdişâha o câriyeyi kuyumcuya vermesini söyledi. Pâdişah câriyeyi kuyumcuya verdi. Altı ay mutlu bir hayat yaşadılar. Bu arada câriye tamâmen iyileşti. Ondan sonra Tabîb-i ilâhî kuyumcuya bir şerbet yapıp içirmeye başladı. Kuyumcu şerbetin etkisiyle günden güne eriyip çirkin ve fenâ yüzlü biri hâline geldi. O çirkinleştikçe kızın kalbi ondan soğudu. Netîcede kuyumcu zayıflaya zayıflaya ölüp gitti ve câriye onun aşkından ve marazından tertemiz oldu.

Mesnevî şârihlerinin ekserîsinin beyânına göre bu hikâyede “pâdişah”tan murat, ruh;“câriye”den murat, rûhun tasarrufu altında olan akl-ı cüz’îdir ve ruh akl-ı cüz’îye âşıktır. “Kuyumcu”dan murat, nefistir; “doktorlar”dan murat, müzevvir ve yalancı mürşitlerdir. Ve “Tabîb-i ilâhî”den murat, İnsân-ı kâmildir. Bu hikâyede ruh aynasının nefsânî sıfatlar pasından temizlenmesi için, sâlikin ne yolda hareket etmesi lâzım geleceğinin beyânı vardır.


[1] Schimmel, Tasavvufun Boyutları, çev. Yaşar Keçeci, Kırkambar Kitaplığı, İstanbul 2000, s.369.
[2] Cebecioğlu Ethem, İmâm-ı Rabbânî Hareketi ve Tesirleri, Erkam Yayınları, İstanbul 1999, s.116.
[3] Mesnevî, c.I., s.367.
[4] Şâhin Naim, Mevlana C. Rumi ve G.W.F. Hegel’de “Aşk, Varlığın Birliği ve Ölüm” Meselesi, Selçuk Üniversitesi, X. Millî Mevlânâ Kongresi (Tebliğler), Konya 2-3 Mayıs 2002, s.275.
[5] Kocatürk Saadettin, Mevlânâ’nın Divânı’nda Aşkın Çilesini Çekmek, Selçuk Üniversitesi II.Milletlerarası Mevlânâ Kongresi (tebliğler), Konya 3-5 Mayıs 1990, s. 61.
[6] Mesnevî, c.I., s.16.

Anahtar kelimeler: , , ,

Yorum Yapın