Yrd. Doç. Dr. Kerim Kara

Kişisel İnternet Sitesi

Fameder divx film izle porno sex porno izle porno izle

Gönül Büyük Bir Konağa Benzer

Yazar: Kerim Kara | Yayın zamanı: 06 Ocak 2009 | Yorum yapılmamış

Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde Kalp – Gönül

8. Gönül büyük bir konağa benzer.

Mevlânâ insan gönlünü büyük bir konağa benzetiyor. Bir konağın büyük olması ona hâkim olmayı, içinde olup bitenden haberdar olmayı da güçleştirir. Tıpkı bunun gibi gönül de büyük bir konaktır ve içinde olup bitenleri anlamak oldukça zordur. Sâhibinin titiz ve hassas olması gerekir. Aynı zamanda becerikli ve sâdık yardımcılarının da olması gerekir. Büyük konakların komşuları da meraklı olur, içerden haber sızdırmaya çalışır. Gönül evinin de gizli komşuları vardır. Bunlar nefs-i emmâre denilen kötülüğün merkezinin elemanlarıdır. Nefsânî duygulara mensup komşular tehlikelidir, niyetleri kötüdür. Binâenaleyh onları iyi tanımak lâzımdır. O komşular çeşitli yollardan gönül sırlarına vâkıf olmaya çalışırlar. İnsan, gönül konağının çeşitli kapı ve pencerelerine gizlice yerleşmeye çalışan câsus duygulara karşı tedbir almazsa zamanla gönlündeki gizli sırlarını bilen pek çok zararlı komşuları olur. Eğer insan bu komşuların kimler olduğunu ve kendisini hangi yollardan dinlediklerini bilemezse zarar görür. Bu sebeple tasavvufta insanın kendisine yol gösterecek, câsus duygularını bildirecek bir yol göstericiye ihtiyâcı vardır. Çünkü insan etrâfında ne olup bittiğini kendi başına anlayamamaktadır. Bir yol göstericisi olmayan insan kalabalıkları duygu dünyâsında olup bitenlerden bihaber oldukları için sebep sonuç ilişkilerini sağlıklı bir zemîne oturtamaz. Hangi olaya nasıl tepki vereceğini doğru dürüst tâyin edemez. Bu sebeple gönlümüzü tamâmen insan- ı kâmile açmalıyız ki o gizli komşularımızı ve faaliyetlerini bizlere haber versin.

Mevlânâ içimize gelen câsus düşünceleri şeytânî düşünceler olarak vasfediyor, onların nefis ve şeytan tarafından yönlendirildiğini açıklıyor ve onların yaratılışlarındaki kabalığa rağmen “Hakk’ın halîfeliğine” mazhar olmuş insanların gönül dünyâlarına girip bilgi elde edip bunları insanların zarârına kullanabildiklerine dikkat çekiyor ve bir nevi üzülüyor.

Beyit: Şu insan gönlü büyük bir eve, bir konağa benzer. Bu acâyip gönül evinin gizli komşuları da vardır.

Beyit: O komşular pencere aralıklarından, duvardaki deliklerden gönül sırlarını dinlerler, gizli şeyleri anlarlar.

Beyit: Onlar ev sâhibinin hiç bilmediği, hiç ummadığı bir delikten bakarlar; evde ne var, ne yok görürler!

Beyit: Ey dîni ve inancı güzel olan kişi; şeytanlar bile yaratılışlarındaki o kabalıkları ile, kötülükleri ile bizim gizli tuttuğumuz sırları, düşüncelerimizi biliyorlar.

Beyit: Onlar içimize hırsızlar gibi gizlice girerler, haberimiz olmadan gönül evinden birçok şeyler çalarlar. Bu yüzden, biz de onların hırsızlıklarından zarar görür, perişan oluruz.[1]

Kalbe, bâzen yakînden öyle düşünceler gelir ki; geliş şekli ve yolu gizli ve kapalı olduğundan dolayı zâhirde delilleri ve delâlet ettiği noktaları anlaşılamaz. O ancak, bâtın ilmi, derin bir anlayış, beyânın inceliklerine vukûfiyet ve Kur’ân’dan hüküm çıkarma ve tevil etme dirâyetine sâhip olmakla bilinebilir. Nitekim Rasûlüllah (a.s.) “Allahım, onu dinde fakih kıl ve ona (âyetlerin) tevilini öğret” (Buhârî, Vudû, 10) diye duâ etmiştir.[2]

Gönlümüze sürüler hâlinde bir takım hayaller daha gelip gitmektedir. Bu hayaller Mevlânâ’ya göre bir kaynaktan gelmektedir. Zîra bu hayaller, düşünceler hep bir kaynaktan, bir yerden gelmeselerdi, nasıl olurdu da hepsi gönüle yol bulup gelebilirlerdi? Bu hayal ve düşünceler gönlümüzden beslenmektedirler, onlar gönül kaynağından testilerini doldurup gitmektedirler. Kimisi zâhir olup, kendisini gösterirken kimisi de gizlenip izlerini kaybettirirler. Yâni gönlü etkileyen hayaller olduğu gibi gönülden etkilenen hayaller de vardır.

Beyit: Gönül perdesinin arkasında da, usanmadan zaman zaman hayal sürüleri gelip durmadadır.

Beyit: Bu hayaller, bu düşünceler hep bir kaynaktan, bir yerden gelmeselerdi, nasıl olurdu da hepsi gönüle yol bulup erişirdi?

Beyit: Bu hayallerimizin, düşüncelerimizin orduları, bölük bölük susamış bir halde gönül kaynağına doğru koşuyorlar.

Beyit: Onlar, gönül kaynağından testilerini doldurup giderler. Bâzen meydana çıkarlar, kendilerini gösterirler. Bâzen gizlenirler, izlerini kaybederler.[3]

İnsanoğlu zaman zaman gamlanır, kendisini dünyâda garip ve kimsesiz hisseder. Yaşamanın ve dünyânın hiçbir değeri kalmaz. Can sıkıntısı öyle bir noktaya gelir ki dünyâ olanca genişliğine rağmen onu sıkar nefes alamaz hâle getirir. Mevlânâ bu tür düşünceler karşısında paniklememeyi tavsiye ediyor. Evlerimize misâfir geldiği gibi gönlümüze de misâfir düşünceler gelir giderler. Bu düşünceler görünüşte gam ve keder olsa da üzülmemek lâzımdır. Çünkü o gam ve keder düşünceleri, ilerde gelecek olan sevinç ve neşenin hazırlıklarıdır. Hayat zıtların birbirini tâkibiyle sürmektedir. Nitekim sararmış, solmuş yaprakları ayırdığımızda daldan yeni ve tâze yapraklar gelmektedir. Yaşlanan dallar budandığında yerine tâze filizler çıkmaktadır. Tıpkı bunun gibi gam, gönülden neyi sökerse, karşılık olarak daha iyisini getirir. Zıtlar birbiriyle kaimdir, birbirine vesiledir. Meselâ gökte bulutlar kararıp suratlarını asmasalar, yeryüzüne yağmur gönderemezler ve yeryüzünde meyve ve sebzeler olmazdı. Havanın kararması gönüllerde bir gam kasâvet oluştursa da akabinde yağan yağmur ve onu tâkiben güneşin sımsıcak ışıklarıyla kendini göstermesi gönüllerde bir sevinç ve huzûra vesile olur. Bir toplumun kültürel ve sosyal alanında meydâna gelen çalkantılar da şâyet usta yöneticiler iş başında ise tâze ve gür bir medeniyet hamlesinin başlangıç sancıları olabilir. Şu halde gönüle her gün yeni yeni, birbirine zıt fikirlerin gelip gitmesi normaldir, bunu dert edinmemek gerekir. Önemli olan telâşa kapılmadan onları soğukkanlılıkla karşılayabilmektir. Gelen her düşüncenin gönülde yapacağı sarsıntının aslında yeni bir güzelliğin habercisi olduğunu kabul etmek gerekir. Böyle bir hayat felsefesine sâhip olan insan aslâ ümitsizliğe düşmez, hayâtı zindan olmaz.

Beyit: Hergün bir eve nasıl bir misâfir gelirse, senin gönül evine de her an bir düşünce, aziz bir misâfir gibi gelir, konar.

Beyit: Ey benim cânım efendim, sen düşünceyi, fikri bir adam farzet, çünkü insan, düşünceyle insan sayılır, değerlenir, canlanır.

Beyit: Gam düşüncesi, sevinç yolunu keserse, üzülme; çünkü o gam, senin için sevinç ve neşe hazırlamaktadır.

Beyit: Gönül dalındaki sararmış, kurumuş yaprakları ayırır, daldan yeni ve yeşil yapraklar bitmesine yardım eder.

Beyit: Ötelerden yeni bir zevk gelsin diye, eski sevincin kökünü çeker, çıkarır, kazır.

Beyit: Üstü yapraklarla, kurumuş dallarla örtülü, yeni kökü bitirsin, çıkarsın diye gam çürümüş, pörsümüş olan eski kökü söker atar.

Beyit: Gam gönlünden neyi döker, neyi sökerse, karşılık olarak gerçekten de daha iyisini getirir.

Beyit: Hele gamın, gerçek inanç ehlinin kulu, kölesi olduğunu idrâk eden kişiye, gam daha fazla lutuflarda, ihsanlarda bulunur.

Beyit: Bulutlar, şimşekler aksilik yapmasalar, suratlarını asmasalar, gürlemeseler, ağlamasalar; üzümler güneşin gülümsemesinden yanar, kavrulurlardı.[4]

Beyit: Kutluluk, kutsuzluk; neşe ve keder gelirler, gönüllerimize misâfir olurlar. Bunlar yıldızlara benzerler, burçtan burca konarlar. Işıklarını evden eve gönderirler, saçarlar.

Beyit: Saadet, mutluluk senin burcuna geldi, senin burcunda konakladı mı? Sen de onun gibi tatlılaş, çevikleş ki;

Beyit:. O ay ile buluşunca gönül sultânına senin nâmına teşekkürlerini arz etsin.

Beyit: Ey Hak yolu yolcusu, şunu ki, gönüle, her gün yeniden yeniye fikirler, üzüntüler gelir. Sen de onları güle güle karşıla.[5]

Şüphesiz her gönülde bir takım arzular vardır. İnsanlar içlerindeki arzular sâyesinde harekete geçip bir şeyler yaparlar, arzusuz insanlar pusulasız gemi gibidirler. Arzular her zaman aynı türden olmayabilir. Gönüle iyi arzular düşebildiği gibi, kötü arzular da düşebilir. Binâenaleyh gönle gelen her arzunun peşinden gitmek doğru değildir. Mevlânâ insanın gönlünü kontrol etmesini istemektedir. Gönlüne beliren arzu ve istekleri bir süzgeçten geçirmelidir; eğer gönlünün istediği arzu Hakk’a, hakîkate uygun yüce şeylerse ne mutlu o insana, gönlünün istediğini yapabilir; şâyet gönlü süflî şeylere arzu duyuyorsa o vakit o kimse arzusuna uymamalı, hâline ağlayıp feryat etmelidir. Ebû Süleyman “Bir kalbe dünyâ gelip yerleşirse, âhiret oradan göçüp gider.”[6] Derken, Ahmed b. Ebi’l-Havârî “Dünyâya arzu ve sevgi gözüyle bakanın kalbinden Allah, zühd ve yakîn nûrunu söküp atar.” Demiştir.[7] İnsanın kalbinde beliren kasveti izâle için niyazlar ve ağlayıp sızlamalarla vecde varmak için uğraşmasına tevâcüd denilmiştir.[8]

Beyit: Allah, herkesi bir iş için yaratmıştır. Herkesin gönlüne bir işle uğraşma arzusu koymuştur.

Beyit: Gönlünde bir istek olmadan el ayak nasıl hareket eder? Çerçöp su akmazsa, rüzgâr esmezse nasıl gider?

Beyit: Eğer gönlünde yükselme isteği varsa, devlet kuşu (hümâ) gibi kanadını aç, yüksel.

Beyit: Gönlün gökyüzünü değil de, yeryüzünü arzu ediyorsa hâline ağla, feryat et, sızlan! Çünkü sen, hayvanlar gibi yeryüzüne mensup değilsin.[9]

Baş evimiz olan beynimiz çeşitli düşünceler ile dolup taşarken, gönül evimiz de vesveseler ve kavgalarla doludur. Bedenimizin geri kalan kısmı düşünce nedir bilmedikleri için huzur içinde rahat yaşarlar. Fakat gönüller, vesveselerin ve birbirine zıt düşüncelerin çekişmeleri yüzünden yorulup yıpranırlar. Mevlânâ’ya göre gönlünü temiz tutanlara Allah yardım eder. İstikamet üzere yürütür. Nitekim Kur’ân’da şöyle buyruluyor; “… De ki, Hiç şüphesiz Allah, dilediği kimseyi şaşırtır; gönlünü kendisine çevirene de hidâyet buyurur! Onlar ki, îman etmişlerdir ve kalpleri Allah’ın zikri ile huzûra kavuşur. Bilmiş olun ki kalpler, ancak Allah’ı zikirle yatışır.” (Ra’d, 13/27/28) Başka bir âyette ise şöyle buyrulur; “Îmanlarının kat kat artması için mü’minlerin kalplerine huzur ve sükûneti indiren O’dur…” (Fetih, 48/4) Şu halde başa gelenleri Hak’tan bilip gönül rızâsıyla kaderine teslim olanlar mutlu olurlar. Mevlânâ tıpkı hayat gibi gönlün de akıp gittiğini ve sürekli olduğunu kabul ediyor. Nasıl ki mevsimler birbirini tâkip edip, birbirlerinin yerine geçiyor, her mevsimde dünyâ çeşitli şekillere bürünürse gönül de böyledir, sürekli hareket hâlindedir. Mevlânâ makro kozmostaki bu hareket ve canlılığın mikro kozmos olan insan gönlünde de olacağına inanıyor. O insan gönlünün donuk olmasını yadırgıyor, durağanlığı kabul etmiyor.

Beyit: 4459. Baş evi sevdâlarla, gönül evi de vesveselerle, kavgalarla doludur!

Beyit: 4460. Bedenimizin geri kalan uzuvları, düşünce nedir, bilmezler; huzur içinde, râhat yaşarlar! Fakat gönüller; gelip giden misâfirlerin, vesveselerin, birbirine zıt düşüncelerin çekişmeleri yüzünden yorulup, yıpranırlar!

Beyit: 4461. Hak korkusunun sonbaharına, rüzgârlarına kaç; geçen yılın şakayıklarını kır, dök!

Beyit: 4462. Bu eski şakayıklar, yeni açmış çiçeklerin bitmesine engel olurlar. Halbuki gönül ağacı, yeni çiçekleri bitsin diye yetişmiş, boy atmıştır.[10]


[1] Mesnevî, c.II., s.514.
[2] el-Mekkî, Kutu’l-Kulûb, trc. Prof. Dr. Yakup Çiçek, Umran Yayınları, İstanbul 1999, s.32.
[3] Mesnevî, c.III., s.537.
[4] Mesnevî, c.III., s.293-294.
[5] Mesnevî, c.III., s.295.
[6] Kuşeyrî, s.129.
[7] Kuşeyrî, s.134.
[8] Yılmaz Hasan Kâmil, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar, Ensar Neşriyat, II. Baskı, İstanbul 1997, s.204
[9] Mesnevî, c.II., s.145.
[10] Mesnevî, c.III., s.654.

Yorum Yapın